KÜÇÜK ÜRETİCİ KÖYLÜLER ve KOOPERATİFLER

Neoliberal tarım programlarının henüz uygulanmadığı 2.Gıda Rejimi Döneminde yapılan kooperatif tartışmalarının, Kooperatiflerin her kesim tarafından yoğun olarak tartışılmaya ihtiyaç duyulduğu bu döneme (3. Gıda Rejimi Dönemi ) katkı sunması açısından aşağıdaki yazıyı yayınlıyoruz.
kaynak: karasaban.net


KÜÇÜK ÜRETİCİ KÖYLÜLER ve KOOPERATİFLER
28 Kasım 1977, Sayı 11, Devrimci Yol

Bu yazıda faşizmin kırsal kesimde kitle tabanı yaratma yolundaki çabaları ve buna karşı özellikle Türkiye tarımında en yaygın kategori olan küçük üreticiler içerisindeki devrimci çalışmanın bazı yönleri üzerinde durmak istiyoruz. Yani burada kırsal alandaki tüm kesimlerle, örneğin tarım proletaryası ile ilgili çalışma biçimlerini ele almıyoruz. Ancak genel yaklaşımımız içerisinde kırsal kesimdeki genel gelişme çizgilerinin ana yönlerini tanıtmak ve bu anlamda bir perspektif sunma amacımız vardır. Ayrıca konuyu geniş boyutlarıyla inceleyebilmek için emperyalizm ve oligarşinin kırsal kesimle ilgili programlarını da irdelememiz gerekmektedir.
Bilindiği gibi günümüzde Türkiye’de geniş köylü kesimlerinin işçi sınıfı ile ittifakının maddi temellerini oligarşi ile olan çelişkileri çerçevesinde ortaya koymak mümkündür. Demokratik halk devriminin sınıfsal içeriği tarım proletaryası ile yarı proleter unsurların (yoksul köylülük) yanı sıra küçük üreticilerin de halk güçleri arasında yer almasını ön görür. Burada üreticileri işledikleri toprağın ancak geçimlerine yettiği, tarım teknolojilerini geliştirme imkânına sahip olmayan, esas olarak üretimde aile emeğini kullanan, yaygın olarak tefeciye ve tüccara borçlanan bir kesim olarak tanımlayabiliriz. Bunların ürettikleri ellerinden değerinin altında fiyatlarla satın alınır ve tüm ailenin yıllık geliri çoğunlukla bir işçinin asgari ücret toplamından düşüktür. Yani bu kategori, küçük burjuvazinin giderek yoksullaşan kırsal kesimi olarak ele alınmalıdır.
Faşizmin açık azgın terör yöntemleri ile devrimci demokratik güçlere saldırıları kırsal kesimde de yoğunlaşmaktadır. Ancak bu alanda sorunun faşizme karşı verilecek mücadeleye yeni boyutlar kazandıran çok önemli diğer yanı da faşistlerin sinsi demagojik yollarla geniş halk yığınlarının ekonomik – demokratik taleplerini ilerici sloganlar kullanarak yaygınlaştırmaya çalışmalarıdır. Bu süreç içerisinde bir taraftan faşizme karşı mücadele veren devrimci unsurların tasfiyesi ve demokratik unsurların terörist yöntemlerle sindirilmesi amaçlanmakta, diğer taraftan da mevcut yapıyı zorlayan bu güçlerin etkinliklerinin her düzeyde azaltılmasına bağlı olarak, demagojik yollarla kırsal kesimde köklü örgütlenme çalışmaları hayata geçirilmek istenmektedir.
Geniş köylü kesimlerinin egemen sınıflara karşı yükselen mücadeleye katılmalarının önüne geçmek amacıyla, faşist güçler tekelci sermaye, toprak ağaları ve tefeci tüccarların bekçiliklerini yapmaktadırlar. Bu paralelde hedeflenen; emperyalizme bağlı mevcut sömürü mekanizmasının sürekliliğinin sağlanması, baskı, terör, demagoji, yalan ve yutturmacalarla yoksul küçük köylü kesimlerinin mevcut yapıyı koruyucu bağzı etmenlerden de faydalanılarak nötralize edilmesi veya taraftar kazanılması, böylelikle halk güçlerinin zayıflatılmasıdır. Ancak bu yapıyı tüm boyutlarıyla kavrayabilmek için emperyalizmin 2.dünya savaşı sonrasındaki stratejisini, içsel olgu haline gelmesini ve pazar ilişkilerinin yaygınlaştırılmasını incelemek gerekir.
EMPERYALİZMİN YÖNLENDİRİCİ PROGRAMI
Türkiye’nin değişik özellikler gösteren tüm kırsal bölgelerinde, emperyalizmin yönlendirici programı şu iki ana noktada toplanmaktadır.
1.Oligarşi içerisindeki dengenin, emperyalizmin genel politikasına uygun olarak işbirlikçi yerli tekelci sermayenin lehine döndürülmesi için kapitalist üretim ilişkilerinin prekapitalist ilişkilere her alanda geriletmesi.( Ülkede dışa bağımlı kapitalist üretim ilişkileri hakimdir. Diğer ilişkiler buna tabi halde varlıklarını sürdürmektedirler. Sermayenin yeniden üretimi süreci bunların zaman içerisinde tamamen kaldırılması yolunda işler. Ancak tekelci sermayenin yukarıdan aşağıya gelişmesi sonunda doğan güçsüzlüğünün getirdiği zorunlu ittifak, bunların varlıklarına ve geleneksel etkinliklerine sürdürmelerinin temel nedenidir.)
2.Sınıf mücadelesinin eriştiği düzey ve mevcut kuvvetler dengesine göre geçici ve kontrollü taviz ya da reformlarla devrimci potansiyelin nötralize edilmesi.
Ancak ekonomik ve toplumsal çıkmazların belli bir düzeye ulaştığı anlarda, devrimci potansiyelin yok edilebilmesinde taviz ve reformlar etkisiz kalacağından demagoji, yalan ve sahte göstermelik uygulamaların yanı sıra özellikle baskı ve terörün ağırlığı artacaktır. Açık zor uygulamasının yanı sıra, mevcut yapıdan kaynaklanan yoksul köylü talepleri ya demagojik vaatlerle (çoğu kez sosyalist sloganlar kullanılarak) bizzat faşist milisler tarafından karşılanmak istenir, ya da başta proletarya olmak üzere diğer halk kesimleri darboğazların nedeniymiş gibi gösterilerek tüm emekçi halk kesimlerinin ittifakı yok edilmek istenir.
Kırsal kesimdeki çelişkilerin ele alınması ve bunlardan doğacak eylemlerin yönlendirilmesinde ise, üzerinde durulması gereken çok önemli bir nokta, mevcut yapının denetim mekanizmalarıdır. Bu denetim mekanizmalarının bazı halkalarının bilinçli faşist kadrolar tarafından oluşturulması yolundaki girişimler önemli bir anlam taşımaktadır. Bu Türkiye gibi emperyalizmin yeni sömürgesi olan ülkelerde faşizmin yukarıdan aşağıya doğru örgütlenmesinin ve bu yolla kitle tabanı yaratma siyasetinin yansımasıdır.
KIRSAL KESİMDEKİ KONTROL MEKANİZMALARI
Ülkemizdeki sömürü mekanizması içerisinde köylünün ihtiyacı olan üretim girdileri ve tüketim malları tekel fiyatı ile satılırken, tarım ürünleri yine tekelin saptadığı fiyatlardan alınmaktadır. Oligarşinin içerisinde yer alan büyük toprak sahiplerinin sistemin işleyişindeki güçleri ve tekelci burjuvazi ile olan ekonomik ilişkilerine bağlı olarak tarım ürünleri alış fiyatlarını (taban fiyatlarını) etkilemeleri ve bunun yanı sıra nisbi rantın kendi lehlerinde artması; değer aktarımının yoksul köylü aleyhine artmasını getirmektedir. Burada toplumsal yapının süreklilik kazanması ve bir üst noktada kendisini yeniden üretmesi için oluşturulan kontrol ağının en önemli unsurlarını incelememiz gerekir.
Burada ilk ele alınacak olan büyük tarım kapitalistleri toprak ağaları ve tefeci tüccarların, sistemin yönlendirici programı doğrultusunda üretim ve pazarlama aşamalarında (oligarşi içerisinde yer almalarından bağımsız düşünülmeyecek) hegemonyalarından doğan kontrolleridir. Bu tapusuz arazilerin işlenmesinde ve tarım proletaryası ile yoksul köylülerin kendilerine yönelik devrimci direnişlerinde, devlet güçlerinin yanı sıra faşist çeteleri kaynak yönünden beslemeleri açısından da önem taşımaktadır. Ayrıca, sistemin devamında yasaların egemen güçlerin lehine işleyişinde ve devrimci köylü direnişlerinin kırılmasında rol oynayan mahalli yönetim kadrolarının idari kontrolü her adımda varlığını göstermektedir. Bu toplumsal ve özellikle politik kontrol, gerektiği anda ( ezilen Kürt ulusunun muhalefetinin bastırılması da dahi olmak üzere ) sistem adına kesin müdahalede bulunan silahlı güçlerin militarist kontrolü ile desteklenir.
Ancak, egemen sınıfların kırsal kesimdeki kontrol mekanizmaları çok sayıda ve karmaşıktır. Bunların içerisinde, daha çok, demokratik köylü hareketlerinde gelişimi pasifize etmek amacıyla büyük toprak işletmeleri ile yoksul küçük köylü menfaatlerinin aynı olduğu görüşünü hakim kılmak için kurulan, büyük çiftçilerin denetimi altındaki Ziraat Odaları, Çiftçi Dernekleri gibi kuruluşların etkisinden söz etmek gerekir. Bu kuruluşlar görünüşte uzlaştırıcı bir fonksiyon yürütürler.
Diğer önemli kontrol mekanizması da bizzat nisbi rantın büyük toprak sahipleri lehine artması açısından üretim girdileri sağlayan Türkiye Zirai Donatım Kurumu, Yem Sanayi, Toprak-Su, Devlet Su İşleri gibi devlet kuruluşları ile ilaç, traktör, tarım makinaları vb. üreten tekelci sermaye tarafından sağlanır. Bu dolaylı kontrol mekanizması içerisinde, zirai ipotekli kredi dağıtımını içeren Ziraat Bankası ve Tarım Kredi Kooperatifleri ile üretim sonrası ilişkileri içeren Süt Endüstrisi Kurumu, Et Balık Kurumu, Şeker Şirketi, Sümerbank, Toprak Mahsülleri Ofisi, Çaykur, Tarım Satış Kooperatifleri (Tariş, Çukobirlik, Antbirlik, Fisko Birlik, Güney Doğu Tarım Satış Kooperatifleri…) gibi kuruluşlar da dahildir. Bunların içerisinde Tarım Satış Kooperatiflerinin Özel konumları gereği oynadıkları rol diğerlerine göre ayrıcalık göstermektedir. Bunun nedeni ise bu kuruluşlarda üslenen faşist unsurların faşizmin kırsal kesim programının politik örgütleri ile iç içe duruma gelmelerindendir. Bu dolaylı kontrol mekanizmaları, siyasi iktidarın ilgili bakanlıklar kanalıyla uyguladığı dolaysız kontrol mekanizmalarını bütünler.
Ancak bütün bu mekanizmalar geri bıraktırılmış ülkelerde köylülüğün devrimci potansiyelini bilen (halk savaşları pratiğinden) emperyalizm tarafından yeterli değildir. Günümüzde, uluslararası tekelci sermayenin örgütü olan Dünya Bankası kredi yolu ile kırsal kesime de girmiştir. Bu proje kredileri en başta emperyalizmin genel stratejisi olan pazar genişletilmesine ve pazar ilişkilerinin yayılmasına hizmet eden bir dış mali kontrol unsuru olmaktadır. Bunun ötesinde emperyalizmin Türkiye’nin kırsal kesiminde bizzat CIA yoluyla yürüttüğü ve kırsal kesimde devrimci potansiyelin yükselmesini önlemeyi amaçlayan bir gizli kontrol mekanizması da vardır. Bu mekanizmanın görünürdeki aracı şimdilerde Çukurova ve Güneydoğu Anadolu’da faaliyetlerini yoğunlaştırmış bulunan Türkiye Kalkınma Vakfı’dır.
Ve tüm bunların yanında faşist milislerin (Ülkü Ocakları, vb. derneklerin)siyasi iktidarın desteğinde çoğu kez zora dayanan politik etkinlikleri destek bir kontrol olarak geliştirmektedir.
Başlangıçta da belirttiğimiz gibi, yukarıda ele aldığımız başlıca kontrol ağlarının tümü sistemin genel denetiminin birbirinden soyutlanamayacak parçalarıdır.
FAŞİSTLERİN KIRSAL KESİMDEKİ DEMAGOJİSİ VE EKONOMİK ARAÇLARI
Faşistler kırsal kesime gerek açıkça, gerekse de çeşitli kurumlardaki personelleri ile yerleşmeye devam etmektedirler. Bu kadroları vasıtası ile siyasal iktidarın kırsal kesime yönelik karar ve uygulamalarına karşı çıkar gibi görünerek ve egemen sınıfların desteğinde olma özelliğini gizleyerek kitle tabanı oluşturma girişimlerinde bulunmaktadırlar. Bu çabalarında kırsal kesimdeki küçük mülk sahiplerinin dağınıklığı ve örgütsüzlüklerinden azami derecede yararlanmaktadırlar.
Toprak mülkiyetinin parçalanmasına karşı oldukları halde toprak reformunu savunmakta, benimsedikleri taban fiyatlarına karşı çıkmakta ve tarımsal üretimin ıslahını nisbi rantın büyük üretici lehine arttırma arzusunu gizleyerek küçük üreticiye bir lütufmuş gibi göstermeye çalışmaktadırlar. Demagojisini yoksul köylü ve küçük üreticiler ile mevcut yapı arasındaki çelişkilerin üzerine inşa eden faşizm, tam anlamıyla ekonomik platformda Tarım Satış Kooperatifleri (ancak, örneğin tütün gibi bazı ürünlerde bu Gümrük ve Tekel Bakanlığı alım ofislerindeki faşist kadrolar olabilmekte) ile yoksul köylünün karşısına çıkmaktadır. Bireysel köylü çıkarlarının düğüm noktası haline gelen destekleme alımlarını da bünyesinde toplayan bu kuruluşların kompozisyonu ve sistemin doğrultusundaki uygulamaları göz önüne alındığında, yoksul köylü taleplerine devrimciler tarafından mevcut sistemin dışında demokratik alternatifler ile sahip çıkılmadığı taktirde, bu mücadele alanında faşizmin etkinliğinin artacağı açıktır. Bu ise devrimcilerin kırsal kesimde her mevzide verecekleri mücadeleyi büyük ölçüde zorlaştıracaktır.
NE YAPMALI ?
Kırsal kesimde faşizme karşı verilecek mücadele emperyalizme ve oligarşiye karşı verilecek genel mücadeleden soyutlanamaz. Kaldı ki ekonomik-demokratik köylü taleplerinin doğru ideolojik süzgeçten politik platforma geçirilmemesi halinde sonuca ulaşamayan bir takım eylemler kendi içinde yok olacaktır. Faşizme karşı mücadelede şehirlerde olsun, kırlarda olsun, anti-faşist halk yığınlarının birliği ve proletarya partisinin yaratılması süreci iç içedir. Ancak merkezi bir siyasetin yönetiminde geniş bir örgütlenme ile faşizme karşı kapsamlı bir mücadele verilebilir.
Öte yandan emperyalizm ve tekelci burjuvazi de kırsal kesimde feodal yapının parçalanıp pazar ilişkilerinin alabildiğine gelişmesi için küçük üreticiliğe yönelik (toprak ve tarım reformu)tedbirler önermektedir. CHP’nin en fazla sahip çıktığı bu programa ülkemizdeki revizyonist çizgilerden bazıları ancak reformun iyi uygulanıp uygulanmaması açısından yaklaşmaktadırlar. Oysa yapılacak olan bu doğrultudaki taleplerle aynı paralele düşmeden köylülüğün ekonomik-demokratik taleplerini devrimci bir formülasyon ile hayata geçirmektir. Bu mücadelenin siyasi mücadeleye tabi bir şekilde geliştirilmesi ve ufkunun mevcut düzen içerisinde elde edilebilecek bazı küçük tavizler ile sınırlandırılmaması revizyonist ve devrimci çizgi arasındaki üzerinde hassasiyetle durulması ve titizlikle dikkat edilmesi gereken farklılıktır.
Sosyalizmin sözüm ona bayraktarlığını yapan kitleden soyut bazı aklı evveller ise devrimci mücadeleyi kış uykusuna yatırıp geçerliliği ancak sosyalist bir düzende tartışabilecek modeller üzerinde vakit geçirmektedirler Acil görev ise anti-faşist mücadelenin yükseltilmesi ve mevcut yapının zorlanmasıdır, yoksa sosyalist modeller çıkarmak değil. Ancak mevcut yapının zorlanmasının yedeğinde devrimci talepler program şeklinde geniş kitlelere götürebilir. Bu noktada en önemli sorun faşist baskı ve demagojilere karşı somut bir alternatif olarak çıkmanın kaçınılmaz olduğunun kavranılmasıdır. Bunun sağlanması için de merkezi bir siyasete bağlı mahalli sürekli kadroların yetişmesi ve bunların yönlendiriciliğinde yoksul küçük köylünün ekonomik içeriği olan örgütlerde bir araya getirilmesi zorunludur.
KIRSAL ÖRGÜTLENME VE KÖY KALKINMA KOOPERATİFLERİ
Kırsal kesimde örgütlenen ekonomik muhtevası olmayan mahalli derneklerin üstlendikleri mücadelede uğranılan başarısızlıklar, geniş yoksul köylü kitlesini bu derneklerden yabancılaştırmakta ve yeni arayışlar içine sokmaktadır. Küçük üretici köylülerin, bu bağlam içerisinde, kendi denetimlerindeki ekonomik örgütlenmelerinin oluşturulması olanaklıdır.
Yoksul köylülüğün egemen sınıflarla olan çelişkileri 1.toprak mülkiyeti, 2.üretim girdileri ve krediler, 3.tüketim malları, 4. toprak ıslahı, 5. dağıtım(depolama ve ulaşım) ,6. pazarlama alanlarında yoğunlaşmaktadır.
Toprak mülkiyetindeki büyük farklılıklar yanı sıra hazine topraklarının da büyük toprak sahiplerince gasp edilmesi yoksul köylünün toprağa olan özlemini daha da üst düzeye çıkarmıştır. Zirai kredi mekanizmasının ipotek karşılığı olması kredi sisteminin devamlı büyük toprak sahipleri lehine işlenmesine ve yoksul köylünün tefecinin acımasız ellerine terk edilmesine yol açmıştır. Üretim girdileri büyük işletmelerce kolaylıkla sağlanırken Toprak-Su, Devlet Su İşleri çalışmalarını büyük toprak sahiplerinin geniş arazilerine sınırlandırırken, nisbi rant devamlı bunlar lehine yükselmekte, yoksul küçük köylüler tümüyle geçinemez hale gelmektedirler. Dağıtım ve pazarlamada da oligarşinin kontrol ağı devamlı toprak egemenlerinin lehine işlemektedir. (Ancak büyük toprak sahiplerinin nisbi rantı devamlı artarken taban fiyatları genel olarak tekelci kesim lehine işlemektedir.)
Toprak mülkiyetinde, üretim ve pazarlama büyük toprak sahiplerinde her bir üst aşamada gelir artışı; yoksul köylüler için de her bir üst aşamada gelir azalışı söz konusudur. Yani büyük toprak sahibinin birim araziden daha fazla ürün aldığı ve bunu daha ucuza mal ettiği, ayrıca depolama ve ulaşım imkanları dolayısıyla ürünü daha yüksek bir fiyat ile satabildikleri görülmektedir. (Bu konuda Tarım Satış Kooperatiflerinin önemini ve kontrol mekanizmasını hatırlayalım.) Bu mevcut yapıyı zorlamak için yoksul küçük köylülerin devrimcilerin öncülüğünde kooperatiflerde örgütlenmeleri gerekir. Tarım Satış ve Tarım Kredi Kooperatiflerindeki devletle iç içe olma olgusunun Köy Kalkınma Kooperatiflerinde olmaması bu konuda büyük bir avantaj sağlamaktadır. Yani mevcut Köy-Kalkınma Kooperatiflerinin denetimlerinin genellikle büyük toprak sahipleri ve tefeci tüccarın elinde olmasına rağmen bunların göreceli bağımsız yapıları ve demokratik olma özellikleri buralarda çalışmayı olanaklı hale getirmektedir.
Burada yapılacak ekonomik-demokratik mücadele sistemin özüne ve kontrol mekanizmalarının tümüne karşı kırsal kesimde verilecek mücadeleyi, kırsal kesimde devrimcilerin öncülüğündeki örgütlenmeyi önemli ölçüde etkileyecektir. Burada dikkatle ele alınması gereken sorun ekonomik demokratik mücadelenin siyasi mücadeleye tabi bir halde ele alınmasındaki ve geliştirilmesindeki hassasiyetin korunmasıdır. Ekonomik-demokratik mücadeleye saplanıp bunun her adımda devrim mücadelesine tabi bir halde geliştirilmesinin unutulmamasıdır. Mücadele alanını ekonomist bir anlayışla reformlar ile daraltmamaktır.
Mevcut uygulamada ise, sistem göstermelik kooperatiflerle kırsal kesimde objektif şartların oluşturduğu devrimci potansiyeli nötralize etmek yolunda gitmektedir. Bu yolda ilk basamak olarak oligarşinin güdümündeki köy ileri gelenleri kullanılmakta, ilgili bakanlıkların izin ve uygulama sistemi içerisinde bu şahıslarla ön temaslar yapılmakta ve kooperatif bunların denetiminde kurdurularak iç denetim başlangıçta uygulanmak istenmektedir. Burada kırsal kesimdeki egemen sınıfların ekonomik çıkar alanlarına tecavüz etmeyecek projelere dayalı uyduruk bir kooperatif sistemi oluşturulmuştur. Türkiye’deki uygulamaya kooperatif mülkiyet ve gerçek kooperatif ilişkilerinin belirlediği gerçek kooperatif anlayış açısından bakıldığında gerçek kooperatifçiliğin henüz yerleşmediği saptanır. İstenilen geçici de olsa, oligarşinin özellikle politik açıdan rahat nefes almasının sağlanmasıdır. Ortak ile kooperatif arasındaki ilişkiler yüzeysel kriterlere dayandırıldığı gibi ürünle kooperatif (köy kalkınma kooperatifi) arasındaki ilişki devamlı kesik tutulmaktadır. Toprağın işlenmesi, verimin arttırılması, pazarlama şartlarının köylü adına eşit koşullarda yapılması devamlı olarak göz ardı edilmektedir. Ancak bazı demokrat unsurların öncülüğünde geliştirilen çok az sayıdaki kırsal kooperatifler bu setleri zorlamaktalar ve kısmi de olsa bazı başarılar elde etmektedirler.
Ayrıca sistem özellikle gıda maddelerinin üretimine geçen bazı Köy Kalkınma kooperatifleri ile kır ve kentlerdeki emekçi kesimlere yönelik tüketim kooperatifleri arasında bir koordinasyon olmamasını istemektedir. Bu konu uzun dönemli bir perspektif içerisinde ele alındığında kırsal ve kentsel alanlardaki halk kesimleri arasındaki dayanışmanın arttırılması ve devrimci örgütlenmeye katkıda bulunacak bir unsurdur. Diğer bir nokta da üretim, pazarlama ve kredi gibi konuların ayrı kurumlarda ele alınmasıdır. Bu konuların tek bir çatı altında toplanması için verilecek mücadele bu ayrımlardan doğan çelişkilerin kaldırılması için ilk adım olarak ele alınmalıdır.
Köy-Koop’un köylü direniş ve eylemlerinde kendi ağırlığı altında ezilmesi gerçek çatının inşa edilmemesinden doğmaktadır. Ancak imaj da olsa Köy-Koop’un küçük üreticinin çatısını oluşturması, kırsal kesimdeki ilerici demokratik yoksul kitleyi kendisine çekmekte, fakat taleplerin toplumsal platformda karşılanmaması bu kitleyi kararsızlığa itmektedir. Açıktır ki bu kararsızlık karşısında faşist demagojiyi bulmaktadır.
Geniş bir kırsal kesim örgütlenmesine girişen faşizmin çeşitli konulardaki merkez kooperatif birliklerini tek bir çatı altında toplamak için hazırlıklarını sürdürdüğü şu anlarda kooperatiflerde, özellikle imaj da olsa ilerici bir niteliği olan Köy-Koop’ta demokratikleşme sürecine katılmak anti faşist mücadelenin geniş eylem platformundaki nitel ve nicel ağırlığını yaygınlaştırmada belirli bir rol oynayacaktır.
Bunun için anti-faşist, anti-oligarşik mücadele platformunda oluşacak mahalli devrimci köy önderlerinin egemen güçlerin yedeğindeki kişilerin yerini alması, yönlendirici devrimci kadroların desteğinde kurulu kooperatiflerin yönetimini ele geçirerek küçük yoksul köylü kitlesini yeni baştan örgütlenmeleri ve kırsal kesimde yadsınamayacak bir etkinliğe kavuşabilecek. TÖB-DER ve Halkevi gibi kuruluşların bu süreçte aktif destek olmaları, görev almaları ve devrimci siyasetin denetimi ile mümkün olacaktır.
Devrimci siyasete bağlı olarak kooperatiflerin teorik sorunları ile, uygulamada, özellikle üretim girdileri temini, pazarlama ve toprak edinme konularındaki ekonomik -demokratik mücadele de destek güç görevini üstlenecek kadroların oluşturulması, sürekli mali kadroların üretim ve yönetimde eyleme geçirilmesi ile kooperatiflerdeki devrimci çalışmanın ilk adımları atılacaktır.
Mevcut yapıyı zorlayıcı eylemlerin içeriği de buna bağımlı olarak hazine topraklarının topraksız köylüler tarafından işgal edilerek kooperatif mülkiyeti altında üretime geçirilmesi, kooperatiflerin il ve bölge birlikleri emrinde makina parkı ve üretim girdileri stoklarının oluşturulması, halk yığınları adına tüketim malları dağıtım ağının kurulması ve ipotekli kredi mekanizması yerine yoksul köylülüğün inisiyatifindeki kredi sisteminin belirlenmesi vb. taleplerle yapılacak ekonomik-demokratik mücadele ile birlikte demokratik içerikli tarım programının ayrıntılarına kavuşturulması zorunluluğu atılacak ilk adımın arkasından gelecek sorunlardır. Kazanılacak somut başarılar yoksul küçük köylü kitlesinin kendi ekonomik örgütü içerisinde kenetlenmesini sağlayacak ve devrimci inisiyatifin gücü oranında, politik platformda faşizme karşı topyekün mücadelede aktif olarak yer almasına katkıda bulunacaktır.
Ancak unutulmamalıdır ki bu süreçte kooperatifler asla devrim mücadelesinde kırsal alandaki temel örgütlenme biçimi olarak ele alınamaz. Kooperatifler ancak devrimci çalışmaya destek olacak yan örgütler olma niteliği ile bir önem taşırlar. Bu da ancak bu kooperatiflerde sömürücü sınıfların etkinliklerinin kırılabildiği oranda mümkün olur. Yoksa mevcut yapılarıyla kooperatifler düzene hizmet eden kurumlar olma özelliklerini sürdürürler.
FAŞİZME KARŞI MÜCADELEYİ KIRSAL ALANDA DA YÜKSELTELİM
FAŞİZMİN DEMAGOJİSİNİ TEŞHİR EDELİM, FAŞİSTLERİN OYUNLARINI BOZALIM
KIRSAL KESİMDE ÖRGÜTLENMEYİ SAĞLAYALIM

Kaynak:
https://www.karasaban.net/kucuk-uretici-koyluler-ve-kooperatifler/
Devamı

BUĞDAY VE EKMEK ÜZERİNE YAPILAN TARTIŞMALARA FARKLI AÇIDAN BAKMAK .

Yazar: Haydar Yılmaz

''Büyük resmi görmek gerekiyor ..''

1945-1950 arasında ABD Rockfeller vakfı Prof. Norman 'a sipariş verdiği ve adına CÜCE BUĞDAY denilen , ama üzerinde şimdiye kadar hiç akademik araştırma yapılmayan, (aleyhte araştırma yapılması engellenen ) bir buğday tohumu hakkında bir tek kelime etmemek acaba neden ?
Prof. Norman Meksikada , Hindistanda , Pakistanda yıllarca ne yaptı ?
Şimdi ne yapılıyor milyonlarca dönüm tarım plantasyonları olarak düzenlenen Tüm Kuzey ve Güney Amerikan kıtasında , şimdi Afrikada kıtasında, Uzak doğu Asyada ?..
Buğday tohumu ne yapıldı da başağı dolgunlaştı 10-20 kat ?
Ne yapıldı da boyu kısaldı , sapı kalınlaştı ?
Ne yapıldı da başak dolgunlaştı ?
Bu doğal seleksiyon mu ?
Yoksa ileri derecede laboratuarda yapılan ıslah çalışması mı ?
Normal mi yapılan müdahaleler.?
Var mı bunu açıklayan ?

Sadece buğday değil tabi , Soyada, Pirinçte diğer tahıl ve bakliyat ürünlerinde küresel boyutta büyük oyunlar oynanırken bakış açısını darlaştırmamak gerekirken acaba neden tek konu üzerinde odaklanılıyor ?
.
CÜCE BUĞDAY denilen özel patentli tohumlar ; kimyasal gübreler ile zehirli ot , böcek ilaçlarını gerektiren ve verimliliği ancak böyle sağlanan bir buğday çeşidi iken , bütün bu tohumları kullanan ülkelerdeki topraklar; gübrelerdeki kimyasallar ve ot / böcek ilaçları olan pestisitler ile zehirlenirken bunlardan söz edilmemesi acaba nedendir ?
.
Japonyada kısa saplı eski buğdaylarda vardır.
Binlerce yıldır Japonyanın yüksek yamaçlarında yetişmektedir. Sorun kısalık uzunluk tartışmasıda değildir.
Sorun tohum yapısına ıslah adına laboratuarda ileri derecede yapılan müdahalelerdir.Tohum yapısını , proteinlerini deforme edecek derecede yapılan girişimlerdir konuşulması gereken .
.
Daha çok, daha büyük oranda verimlilik için , daha çok kimyasal gerekliliğini zorunlu kılan ve ortaya çıkarılan yeni patentli tohumlardır .
.
Rockfeller vakfı boşuna mı uğraştı yıllarca ?
Adına Yeşil Devrim dediği tüm dünyaya yayılan girişimler sadece açlık sona ersin diye yapılan iyi niyetli girişimlermi idi ?
Milyonlarca dolar harcanan cüce buğday projesi insanlığı kurtarmak için mi geliştirildi ?
Prof. Norman'a Nobel Barış ödülü verildiğinde dünyada aç insanları bu tohum ile doyurmak iddialı söylemleri, bugün hala milyonlarca aç insandan konuşuluyor ise ne oldu son 75 yılda bu dünya topraklarında ?
.
Dünyanın bütün çoğunluğunda topraklar zehirlenmiş iken , toprakta yararlı mikroorganizmalar yok edilmiş, soykırıma uğratılmış iken, kanser başta olmak üzere bir çok hastalıklar bu topraktaki zehirlerden yayılmış iken, konuyu kromozon sayısı üzerinde darlaştırmak ve tartıştırmak çok büyük eksikliktir, hedef şaşırtmaktır .
Kromozon sayısını tartışmak isteyenler , kromozon sayısının sayıldığı analiz raporları ile konuşmalı !.
Başka cümleler ile değil.
.
TOHUM ,TOPRAK, GÜBRE , İLAÇ gibi fasit çember içinde derin ve detaylı araştırma ve tartışma gerekirken GDO lu mu ? GDO lu değilmi ? gibi çok sığ bir tartışmanın iki karşıt taraflar gibi sunulmasını doğru bulmuyorum ve şiddetle eleştiriyorum.
.
Sorun , Genetik yapı, Kromozon, Gluten gibi palyatif konular üzerinden yürütülmek isteniyor .
Israrla kimyasal gübre, zehirli ilaçlar ve diğer mikroorganizmalar hakkında hiç konuşmamak ve görüş bildirmemek başka bir kuşkuları güçlendiriyor ..
.
Toprak konuşulması gereken en önemli konudur .
Toprağa ne olduğunu konuşmak gerekiyor ?

Diğer önemli konu ''UN'' elde edebilmek için yapılan modern işleme teknolojilerinin yapıya verdiği zararlar konuşulmalıdır !..
Kepeği ve ruşeymi alınmış , yüksek sıcaklık ve yüksek basınç şartları arttırılarak üretilmiş un bembeyaz bir nişasta, rafine şeker konumundadır.
Bu ne savunulabilir ne de göz ardı edilebilir .
Ayrıca UN piyasaya ürün olarak sunulduğunda rafta uzun süre kalması için katılan katkı ve koruyucu maddelerde ortaya konulmalıdır.

.
MİKROBİOLOJİ VE GENETİK biliminin araştırma yapması gereken daha çok önemli konular var .
.
Anadoludaki eski buğday tohumlarını savunmak ile dünyadaki bütün tartışmalı buğday tohumlarını savunmak ve bunları aynı kefeye koymak sanırım akıl karıştırıcı ve arka planda Rockfeller vakfını ve yaptıklarını aklamaktır.
Biz Prof.Normanı eleştirirken cevap olarak dünyadaki tüm buğdayları aynı kefeye koyarak savunmak, hele kepeği,ruşeymi yok olmuş , katkı ve koruyucu içeren bembeyaz unlardan yapılmış,fırıncı mayaları ile kabartılmış ekmekleri savunmak kadar yanlış bir şey olamaz.
.
Hemen taraflar oluşmuş ve ringte yerini almışlar
Bizede tribünden buyrun seyredin deniliyor.

Asıl sorun C.Karatay'a ve Ü.Aktaş' a meydan okumanın çok ötesinde ve çok uzağında derin konulardır.
C. Karatay ve Ü.Aktaş ekmek yemeyin diyerek yaptıkları söylemler ile zaten medyatik fırsatlarını değerlendirenlerdir, o kadar.
Tartışmalarda değer verilecek ve karşı görüş kabul edilebilecek kriterleri yoktur .
.
Hele hiç konu edilmeyen sağlıklı ekmek yapımı için fermentasyon ve ekşi maya konuları bizim için en önemli konulardır .
Bu konuların yok sayılması ile sağlıklı ekmek tartışmasınında , tohum ve un tartışmalarının da yapılamayacağını düşünüyoruz.
.
Buğday GDO lu değildir denilince sorunlar bitiyor mu , bitecek mi ?
Kromozon sayısı azdır , çoktur tartışması asıl konulardan uzaklaşmadır
Konunun uzmanları çok iyi bilir ki bazı eski buğday tohumlarında da çok kromozonlu olanlar vardır .
Gluten oranları ise çok iyi biliniyor ki eski buğdaylarda % 5-15 arasında iken cüce buğday gibi tohumlarda ise Gluten oranı % 35 leri aşmıştır.
Bir protein olan Glutenin molekül yapısı daha önce küçük iken , günümüzde büyük moleküllü glutenden dolayı sindirim sorunları yaşanmaktadır .Gluten duyarlılığı ve çölyak olguları bu cüce buğday ile ortaya çıkmıştır .
Bunu reddetmekle çözüm üretilemez.
Ekmek yemeyin diyerek çözüm üretilemediği gibi ..
Buğday tohumu üzerinde kamplaşma oluşturarak , ya beyaz ya siyah ikilemi ile bir tartışmaktan sonuç alınamaz .
Sadece polemikler derinleşir .

Buğday Tohumu üzerinde Rockfeller vakfının yaptıkları, Buğday ve diğer tahıl ürünleri üzerinde adına GDO çalışmaları denilmeyen ama yapılan laboratuar ortamında ileri derecede yapılan ıslah çalışmaları , tohum yapısı üzerinde oynanan mutasyonlar, deformasyonlar , kimyasal gübreler, pestisitler aklanmış mı olacak ?
İnsanlık tarihinin kapkara olan son 70 yılını aklamak değil, daha çok araştırmak gerekiyor ..

.
BİZ BÜYÜK RESME ,TÜM DETAYLARI İLE BAKMAK İSTİYORUZ.

Devamı

ÇOCUKLARA ÜCRETSİZ PROBİOTİK YOĞURT, PROBİOTİK AYRAN , KEFİR DAĞITINIZ !. UHT SÜT DEĞİL !..


Yazar: Haydar Yılmaz
.
Çocukların büyümelerine destek olacak sütteki kalsiyuma magnezyuma , süt proteinleri olan kazein ve whey proteinlerine, A, D, E, B grubu vitaminlere ihtiyacı vardır .
.
Çocukların hastalıklara karşı dirençli olmalarını sağlayacak dost bakterilere daha çok ihtiyaçları vardır .
.
Çocukların fermentasyonda sayısal olarak çoğalan probiotik bakterilere, probiotik bakterilerin ürettiği antimikrobiyal maddelere, doğal antibiotik olan lantibiotiklere daha daha çok ihtiyacı vardır.
.
UHT süt için uygulanan endüstriyel teknolojik işlemler sonucu kazein proteini deforme olmakta formu değişmekte, whey proteini etkisizleşmektedir. Yağ molekülleri mikro ölçülerde parçalanmakta, yararlılığı ise çok az olmaktadır.
.
UHT süt işlemleri olan 160 derece olan yüksek sıcaklıklar ile pastörize işlemleri,
300-600 bar olan yüksek basınçlar ile yapılan üretim yerine ; normal olarak 80 derece sıcaklıkta deformasyon olmadan pastörize edilen , hiç bir şekilde yağı parçalamak için basınç uygulanmayan ve içinde yararlı ve probiotik bakteriler olan mayalar ile fermentasyon yapılan probiotik yoğurt ve ayranlardan , kefirlerden sağlık açısından daha çok yararlanımı olacaktır .
.
UHT sütün kamuoyunda tartışmalı olduğu çok iyi bilinmelidir.
.
Türkiye nüfusunun ırksal ve genetik yapısından dolayı
% 87 'sinin laktoz intoleransı vardır.
Sütteki laktozu sindirecek laktaz enzimi bulunmaz.
UHT süt içmeye zorlanmamalıdır çocuklar.
.
Ama sütteki laktoz fermentasyonda parçalanmakta ve emilim yapılacak formlara gelmektedir.
Türkiyede yaşayanlara en uygun fermente süt ürünleri olan yoğurt ve kefirdir.
.
UHT süt yararlılığı olmayan ölü bir süttür. Oysaki Probiotik yoğurt , Probiotik Ayran ve Kefirler ve diğer probiotik fermente gıdalar bilim dünyasının önerdiği fonksiyonel gıdalardır .
Probiotik fermente gıdaların yanında ; probiotik bakterileri besleyen ve destekleyen Prebiotik Lif içeren kuru yemişler, kuru meyveler ücretsiz dağıtılmalıdır.
.
Probiotik fermente gıdalar ve Prebiotik Lifli besinler ile beslenen çocukların ; okullarda öğrenme ve kavrama yetenekleri gelişecek, devamsızlıkları azalacak, sık sık hastalanmayacaklardır .
.
Çocuklarımızı çok seviyor isek, onlara göz bebeğimiz gibi bakmalıyız .
Bilinçli ve akıllı bir bakış açısı ile sağlıklı gıdaları tercih etmeliyiz.
.
Onların sağlığını korumalı, hastalıklara karşı direncini arttırmalıyız .
Bunun için bağışıklık sistemi çok güçlü , sindirim sistemi düzenli olmalıdır .

.
PROBİOTİK BAKTERİLER
BAĞIŞIKLIK SİSTEMİNİN KORUYUCUSU;
SİNDİRİM SİSTEMİNİN KURUCUSUDURLAR

Devamı

PREBİYOTİK NEDİR ?

Yazar: Haydar Yılmaz

Prebiotikler bitkisel liflerdir..


Yapı olarak dirençli karbonhidratlardır.Basit ,rafine ve dirençsiz karbonhidratlardan farklı özellikleri bulunur.Prebiotik lifler ,ince bağırsaklardan emilim yapılmazlar.

Doğrudan kalın bağırsaklara geçerlerKalın bağırsaklardaki probiotiklerin besin maddesi olurlar ve onları beslerler.Kalın bağırsaklarda probiotikler tarafından fermente edilirler.Sağlıklı beslenmenin en önemli ana unsurlarındandır..Bitkisel besinlerde ;Fruktanlar (inülin ve oligofrüktoz), bakliyatlardaki oligosakkaritler ve anne sütünde bulunan bulunan bazı galakto oligosakkarit yapılardır. Prebiyotikler, sindirim enzimleri tarafından sindirilmeden kalın bağırsağa ulaşarak, oradaki konakçı mikroorganizmaların seçimli olarak çoğalma ve gelişmesine katkı sağlamaktadır. İnce bağırsaklarda sindirilmedikleri için için enerji değerleri yok denecek kadar azdır.Bütün prebiyotikler lifler insan sağlığı için vazgeçilmez bileşenlerdendir.
Son 20 yılda yapılan klinik ve diyetetik çalışmalarda büyük bir çoğunluğunu oligosakkaritlerin ve fruktanların oluşturduğu prebiyotiklerin insan sağlığına doğrudan ve dolaylı olarak katkı sağladığı ortaya konmuştur.Her lif prebiotik lif değildir...

Probiyotik bakteriler tarafından fermente edilebilecek karakterdekilifler prebiotik liflerdir.Prebiotik lifler ,özellikle Kalın bağırsaklarda hakim olan Bifidobacterium bakterileleri besleyerek onların çoğalmalarını sağlarlar.

PREBİOTİKLERİN YARARLARI

  • Prebiotikler lif özelliği olan dirençli karbonhidratlardır.
  • Prebiotikler ince bağırsaklarda sindirim ve emilim yapılmazlar.Doğrudan kalın bağırsaklara geçerler.
  • Kalın bağırsaklardaki probiotik bakteriler tarafından fermente edilirler.
  • Kalın bağırsaklardaki bu fermentasyonda prebiotik lifler dönüşür.Kısa zincirli yağ asitleri ortaya çıkar.Bunlar çok güçlü antimikrobiyal maddelerdir
  • Prebiotik lifler aynı zamanda kalın bağırsaklardaki probiotiklerinbesin kaynağıdırlar.Onların beslenerek güçlenmelerini ve çoğalmalarınısağlarlar.
  • Fermente edilmiş prebiotik liflerin enerji değerleri çok düşüktür.
  • Probiotik bakteriler bağırsak dokularında prebiotikler ile birlikte ortak bir yaşam oluşturarak kolonize olurlar.
  • Bu kolonize yapı bağırsak duvarını ve dokularını koruyucu bir duvar gibi korur.Proteinleri ve kolajenleride bu duvarın içine çekerek savunmayı güçlendirirler.
  • Bu koruyucu duvar aynı zamanda bağırsak geçirgenliğini engeller ve bağırsaklardan sızıntılarını önler.
  • Bağırsak dokularında hasarlanmaları önler ,ortaya çıkan dokuhasarlarınıda tamir ederler.
  • Prebiotiklerle birlikte prebiotik lifler bağırsak kas dokularının ritmikkasılmalarını kontrol ederler.Her bağırsak boğumundaki ileriye doğruolan hareketlenmeleri düzenli olmasını sağlarlar.
  • Prebiotikler gıdalardaki mikroorganizma olmayan bir çok yararlıorganik kompenantlarında bağırsaklara taşınmasına yardımcı olurlar.
  • Prebiotiklerin diğer en önemli rolü ise gıdalarla birlikte gelen veyasindirimde ortaya çıkan bir çok zararlı ve zehirli maddeleri süpürerekdışarı taşımalarıdır.
  • Prebiotik lifler Probiotik bakteriler ile birlikte yaptıkları sentezlemelerile amonyak,nitrit,aseteldahit,amin ve fenolik bileşikler gibi toksinmaddelerin organlara ve dokulara girişini engellerler
  • Prebiotik lifler alındığında metabolizmanın kan değerlerindekitrigliserit,insülin,glikoz düzeyleri anlamlı bir şekilde düşürmüştür.Karaciğerlerin yağ sentezinide azaltmıştır.
  • Prebiotik lifler gıdalardan alınan kalsiyum,magnezyum,demir ,çinkove mangan gibi minerallerin bioyararlığını arttırır. Menopoz ve andropoz dönemlerinde kemik erimesine karşı gıdalardaki kalsiyumun emilimini arttırdığı tespit edilmiştir.
  • Prebiotik lifler Probiotik bakterilerin kalın bağırsaklarda vitaminlerisentezlemelerine ve K2 ile H vitamini üretmelerine yardımcı olurlar.
  • Prebiotik lifler kalın bağırsaklardaki en önemli sorun olan kabızlıkolgularında probiotik bakteriler ile birlikte çözüm oluştururlar.Kalın bağırsaklardaki probiotik bakteriler dışkı oluşumunu,dışkının su tutmasını,dışkının kıvamını ve zamanlamasını yönetirler.
  • Prebiotik lifler ishal olgularında su tutucu özellikleri ile ishallerdeolumlu etki yaparlar .Kolonda asit düzeyini düşürerek probiotik etkiyaptıkları araştırmalarda belirlenmiştir
  • Prebiotik lifler kalın bağırsaklarda maksimum sayıda bulunanBifidobacterium bakterilerinin çoğalmalarına ve aktifleşmelerineverdikleri destek ile kalın bağırsak kanserleri ,özellikle kolon kanseririsklerini ortadan kaldırırlar.
  • Prebiotiklerin diğer en önemli rolü ise gıdalarla birlikte gelen veyasindirimde ortaya çıkan bir çok zararlı ve zehirli maddeleri süpürerekdışarı taşımalarıdır.
  • Prebiotik liflerin en önemli diğer rolü ise probiotik bakteriler ile birlikte bağırsak dokularının arka bölümündeki peyer plağı denilen alanı güçlendirmeleridir.Peyer plağında savunma sisteminde hafıza görevi gören hücreler bulunur.
  • Hastalık yapan tüm patojenler hakkındaki bilgilerin depolandığı bir bilgi bankası gibi olan bu hücrelerin güçlenmesi probiotik veprebiotiklerin işbirliği ile sağlanır .
  • Patojenler ile ilgili tüm bilgilerin peyer plağındaki hücrelere taşınmasını sağlayan probiotikler ile prebiotiklerin işbirliği ileoluşturdukları simbiotik kolonileridir. Bu bilgiler vagus sinir hücreleri ile vücudun tüm organlarına ve dokularına taşınır.
  • Aşıların etkilerinin arttırılması ,antikorların zayıf bağışıklık yanıtlarının güçlendirilmesini sağlayanda bu simbiotik kolonize yaşamdır.
  • Probiotik bakteriler prebiotik lifleri fermente ettiklerinde oluşan kısa zincirli yağ asitleri beyindeki sinir sistemini olumlu olarak etkilerler.Beyindeki toksin zehirlenmelerini önleyerek beyin sağlığına olumlu katkı yaparlar.
  • Probiotik ve Prebiotik işbirliği yaşam boyu hafıza ve öğrenmedeki mental sağlık açısından kritik bir öneme sahiptir.
  • Prebiotik lifler içinde İnülin ve Oligofruktoz en yüksek performansa sahip lif çeşitleridir. Oligofruktoz anne sütünde bol miktarda bulunur . İnülin kaynağı ise hindiba köküdür.
  • *Doğal Prebiotik Lif kaynakları ; Soğan , Sarımsak, Bezelye, Pırasa, Enginar,Kuşkonmaz, Bakliyatlar ile Hindiba kökü ,Kabak, Pancar, Havuç, Şalgam, Lahana gibi sebzeler ve Muz,Elma gibi meyvelerdir.Fasulye , Nohut , Mercimek gibi bakliyatlardır ...

Kaynak: 1
Devamı

TMMOB Ortak Açıklama: AÇLIK VE YOKSULLUKLA MÜCADELE İÇİN GIDA VE TARIMDA DIŞA BAĞIMLILIĞA SON VERİLMELİDİR!


"Ülkemizde insanlarımızın %22`si yeterli gıdaya ulaşamamakta %9`u ise açlık sınırında yaşamaktadır."

Her yıl Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), açlığın ve yoksulluğun ortadan kaldırılması, sürdürülebilir bir dünyada sürdürülebilir bir yaşama dikkat çekmek için, 16 Ekim tarihinde "Dünya Gıda Günü" etkinlikleriyle açlık ve yoksullukla, topyekûn mücadele edilmesi gerektiğini ortaya koymaya çalışsa da ciddi bir başarıdan söz etmek mümkün görülmemektedir.
Dünya Bankası temel gıda fiyatlarının son üç yılda % 83 oranında yükseldiğini belirtirken, FAO 830 milyondan fazla insanın yani her dokuz kişiden birinin yatağa aç girdiğini belirtmektedir.
Yapılan bütün bilimsel araştırmalar ise dünyada yaşanan açlığın ve yetersiz beslenmenin nedeninin üretim yetmezliği değil, üretim ve tüketimin adaletli bir şekilde sağlanamadığını göstermektedir.
Ülkemizde ise insanlarımızın %22`si yeterli gıdaya ulaşamamakta %9`u ise açlık sınırında yaşamaktadır.
Ülkemizde büyük yığınlarca yaşanan açlık ve yoksulluğun temelinde gıda ve tarımda yaşanılan dışa bağımlılık gelmektedir. Özellikle AKP iktidarı döneminde her şeyde olduğu gibi tarım ve gıdada da yoğun bir ithalatın yaşanması sonunda ülke üretemez duruma gelmiş ve gıda güvencesi de ortadan kalkmıştır. Son on altı yıllık süreçte tarım ve gıda ile ilgili olarak çıkartılan yasa ve yönetmelikler de gıda güvencesini yok etmeye yönelik tehditleri ne yazık ki pekiştirmekten başka bir işe yaramamıştır.
Ülkemizde ve dünyada gıda ve beslenme sorunlarının yaşanmasına neden olan temel olgu, neoliberalizm ya da başka bir deyişle emperyalizmdir. O nedenle biz bu yıl Dünya Gıda Günü`nün ana temasını "Gıda ve Tarımda Dışa Bağımlılık" olarak belirledik. Dışa bağımlılık denilince akla hep sanayi olgusu gelmektedir ama tarım, gıda ve hayvancılık da bu ilişkide çok önemli bir yer tutmaktadır. Bir bakıma da hegemonya oluşturmanın en temel unsurudur.
Kapitalizmin tarım ve gıdayı bir meta olarak görmesi sonucu tarım ve gıda üretimi belirli ellerde toplanmaya ve tüm dünyaya bu yaklaşım egemen kılınmaya çalışılmaktadır. Günümüzde küresel sermaye tarımsal üretimin tüm aşamalarında; yani tohum üretiminden, zirai mücadeleye, gıda üretiminden, bu gıdaların tüketimine kadar tüm süreçleri kontrol etmek istemektedir. Çünkü kapitalizmin amacı insan ihtiyaçlarının karşılanması değildir. Bu yolla bir değişim değeri yaratmaktır. Bundan dolayı özünde ihtiyaç maddesi değil meta üretir. Bu nedenle kapitalizm sorgulanmadan, Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ), Dünya Bankası (DB), IMF gibi kurumların işlevi anlaşılmadan ne hayvancılığı, ne tarımı, ne de gıdadaki gerçeği anlamak mümkün değildir.
Bugün itibariyle, hemen her alanda olduğu gibi gıda alanında da sayısı onu geçmeyen çok uluslu şirketler dünya piyasasına hâkim durumdadır. Küresel ölçekte dört şirket piyasayı tohumda %58,2, tarımsal kimyasallarda %61,9, gübrede %42,3, hayvansal ilaçlarda %53,4 oranında kontrol etmektedir. Hayvansal üretimde bu oranlar tavukçulukta %97, domuz ve sığırda ise yaklaşık %66 düzeyindedir.
Bu şirketlerden altı tanesi dünya tahıl ticaretinin %85`ini, sekiz şirket kahve satışlarının %60`ını kontrol etmektedir. Özellikle insanların temel besin ihtiyacı olarak bilinen mısır, pirinç, buğday ve soya gibi gıdaları hâkimiyetleri altına almak için de büyük savaşlar vermektedirler.
Türkiye`nin bu kıskaca düşmesi II. Dünya Savaşı sonrasına rastlar. Savaş dönemi hariç Türkiye kendine yeten, GSMH`sının önemli bir bölümünü tarımdan sağlayan bir ülkedir. 1940`lı yılların sonunda NATO`ya girilmesi ve IMF`ye üye olunması sonrasında sanayileşme ve tarımı engellemek için MARSHALL yardımlarının devreye sokulması, yabancı menşeili ürünlerin özendirilmesi, üretime dayalı ekonomi politikalarının terk edilmesiyle buğday-saman ithal eden, et yiyemeyen bir ülkeye dönüşümün başlangıcıdır.
Yetmişli yıllar Türkiye`nin GSMH`sının yaklaşık %30`unu tarımdan karşıladığı dönemdir. Bu dönemin ardından gelen 12 Eylül 1980 darbesi ile tümüyle uygulanmaya koyulan 24 Ocak Kararları, Türkiye`nin tarımsal politikalarının çöküşünde önemli bir kırılma noktası olmuştur. 24 Ocak kararlarının 2. Maddesi tarımdaki desteklemelerin kaldırılması ile ilgilidir. 90`lı yıllar ise bu politik tercih ve dayatmalar sonucu özelleştirmelerin yaşandığı bir dönemdir. Bu dönem DTÖ Uruguay Tarım Anlaşması ve Gümrük Birliği anlaşmaları ile tarım ve gıda sektöründe köklü dönüşümler yaşanmıştır. Bu anlaşmalar sonucu EBK, SEK, Zirai Donatım Kurumu, TEKEL, Türkiye Şeker Fabrikaları, Azot Sanayi, Türkiye Gübre Fabrikaları ve Yemsan özelleştirilerek kapatılır. TMO, Tariş, Çukobirlik, Fiskobirlik ise içi boşaltılarak işlevsizleştirilir ya da kapatılır.
Artık Dünya sermaye sayesinde küreselleşmiş ve kapitalizm vahşi bir şekilde örgütlenmiştir. Hiçbir ülkede hiçbir şey kendi başına değildir. Dünyanın efendileri konumundaki G-7 ülkeleri ve onların DTÖ, IMF, DB gibi örgütleri aracılığı ile her şey kontrol altına alınmıştır. Tarım bitmiş, gıda güvencesi ortadan kalkmış, GDO, kimyasal katkılar, pestisitler bilinçli olarak tarıma ve gıda üretimine sokulmuş bu alanda üretim yapan ve sayıları onu geçmeyen küresel şirket dünya piyasasının kadiri mutlak hâkimi olmuştur.
Ülkemiz açısından ise durum çok daha vahim durumdadır. 24 Ocak kararları sonucu tarımsal üretimde desteklemelerin kaldırılması, kamu kooperatifçiliğinin tasfiyesi ve çıkartılan yasa, yönetmeliklerle tarımsal üretimin kotalarla geriletilip yok edilmesi nedeniyle ülke adeta makas değiştirmiştir. Son on altı yıldaki AKP Hükümetleri döneminde uygulamaya konulan tarım politikaları sonucu; çiftçi tarımdaki gücünü yitirerek önce hiç olmadığı kadar yoksullaşmış ve daha sonra da toprağını elden çıkararak büyük kentlerde proleterleşmek üzere göçe zorlanmıştır. Ülkemiz, küresel dünyada rekabet edebileceği tek silahını da kaybetmiştir.
Gelişmekte olan ülkelerde büyümeye dayalı politik öncelikler yerini giderek toplumun tamamını kapsayan entegre kalkınma arayışlarına bırakırken, ülkemizde bunun tam tersi olan ve tarımın tasfiyesine yol açan bir süreç izlenmiştir. Tarımın toplam istihdam içindeki payı 2002 yılında %35 iken bu pay 2016 yılında %20`ye gerilemiştir. Tarımda devletin yatırımları da yıllar içinde azalmıştır. Tarımın toplam yatırımlar içindeki payı, planlı dönemin başında (1960) %13 düzeylerindeyken 2016 yılında %3,4`e düşmüştür.
Biyogüvenlik Yönetmeliği, GDO`yu yasallaştırmıştır. Tütün Yasası, Şeker Yasası, Tohum Yasası, Hal Yasası, Mera Kanunu, Zeytin Yasası, Su Kanunu, Toprak Kanunlarının çıkartılması sonucu Türk tarımı ve hayvancılığı bitirilmiştir. Konuya önemli ürünler bazında baktığımızda 2017 yılı Ocak ayında 246 bin ton olan buğday ithalatımız 2018 yılı Ocak ayında %234 artışla 821 bin ton olmuştur. Aynı süreler için 48 bin ton olan mısır ithalatımız 8,5 kat artışla 404 bin tona; 5 bin ton olan pirinç ithalatımız %240 artışla 17 bin tona; 4 bin ton olan nohut ithalatımız %175 artışla 11 bin tona; 3 bin ton olan kuru fasulye ithalatımız %267 artışla 11 bin tona; 107 bin ton olan soya fasulyesi ithalatımız %69 artışla 181 bin tona; 29 bin ton olan ayçiçeği tohumu ithalatımız %145 artışla 71 bin tona; 51 bin ton olan pamuk ithalatımız %41 artışla 72 bin tona; 22.999 baş sığır ithalatımız %393 artışla 113.318 başa; 1.051 baş olan koyun ithalatımız %580 artışla 7.143 başa; 80 ton olan sığır eti ithalatımız 29 kat artışla 2.333 tona yükselerek ülkemiz tam bir ithalat cennetine dönüştürülmüştür.
Ülkemiz; Almanya, Fransa, Ukrayna`dan buğday, İngiltere ve Hırvatistan`dan arpa, Gürcistan`dan saman, ABD, Yunanistan, Türkmenistan ve Hindistan`dan pamuk, ABD, Arjantin ve Brezilya`dan mısır, ABD, Vietnam, İtalya ve Tayland`dan pirinç, Etiyopya, Bangladeş, Mısır ve Çin`den kuru fasulye, Kanada`dan nohut ve mercimek, ABD, Bulgaristan`dan kurbanlık koyun, Şili, Uruguay ve Fransa`dan büyükbaş hayvan, Bosna Hersek`ten lop et ithal eden bir ülke haline düşürülmüştür. Öyle ki bugün beş ürün dışında bütün gıda maddeleri ve tarımsal ürünler ithal edilmektedir. Ülke ithalat cennetine dönmüştür. Uzun yıllar devam eden düşük döviz kuru nedeniyle incir, üzüm, kayısı, fındık ve narenciye dışındaki bütün tarımsal ürünler ithal edilmiştir. 16 yıllık AKP döneminde tarım ve gıda için 575 milyar TL ithalat yapıldı buna karşılık tarıma nakit olarak 79 milyar TL destek sağlanmıştır.
2002 yılında bir kişiye iki hayvan düşerken bugün bu oran üç kişiye bir hayvan düzeyine inmiş durumundadır.
Bütün bunların sonucu olarak, kırdan kente göç ile beraber, kırsal bölgelerin insan gücü, tarım sektörünün sürdürülebilir yapısını bozacak derecede kentlere kaymıştır. Bu durum kentsel dengeleri de bozarak kentlerde işsiz kitlelerin yığılmasına neden olmuştur. Oysa gelişmekte olan ülkeler için kalkınmanın yolu kırsaldan geçmektedir. Ekonomik büyümenin anahtarı uzun yıllar yoksulluğun sebebi olarak görülen kırsal bölgelerde küçük aile çiftçiliğinin desteklenmesi gereklidir. Kırsal bölgelerin, gıda üretimi ile ilgili sabitlenmiş ekonomik büyüme için geniş bir potansiyel bulunmaktadır. Çoğu zaman ihmal edilen bu potansiyelin ortaya çıkarılması için geçimlik tarımda düşük verimlilik, birçok yerde sınırlı endüstrileşme, hızlı nüfus artışı ve şehirleşmeden oluşan oldukça zorlu bu bileşimin üstesinden gelinmesi gerekmektedir. Ancak bu şekildeki bir anlayış sonucu ülkelerin kendini besleme ve yurttaşlarını istihdam etme konularında başarı elde edilebilir.
Ülkemiz açısından yakın gelecekte yaşanacak en önemli sorun alanı da, şu an yaşanan ekonomik krizin tarım ve gıda üretimine yapacağı olumsuz etki olacaktır. Ağustos 2018 itibariyle kendini daha çok hissettiren ekonomik kriz geçtiğimiz ay itibariyle tüketici enflasyonunu %25`lere, üretici enflasyonunu %50`lere taşımıştır. Artan döviz fiyatlarıyla beraber gübre, mazot, tohum ve zirai ilaçta oluşan yüksek fiyat artışlarını üretici karşılayamayacak ve üretimden vazgeçecektir. Bu durumda ülkemizi önümüzdeki süreçte ciddi anlamda gıda tedariki sorunuyla karşı karşıya getirecektir.
Biz meslek örgütü sorumluluğuyla ülkemizde ve tüm dünyada uygulanan neoliberal politikaların insanları mutlu etmediğini ve bir avuç topluluğun gıda üzerinden hegemonya yaratıp, tüm dünyayı sömürdüğünü dün söylemiştik bugün de söylüyoruz. Yukarıda ifade edilenler doğrultusunda açlığın, yokluğun ve yoksulluğun son bulduğu, hakça adil bir paylaşımın olduğu, korkulardan ve kaygılardan uzak, güvenli, sağlıklı, savaşsız, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya özlemiyle mücadelemize devam edeceğimizi kamuoyuna saygıyla duyururuz.
Kemal Zeki TAYDAŞ Gıda Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Ali UĞURLU Kimya Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Başkanı Özden GÜNGÖR Ziraat Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Başkanı
Devamı