Ara

Farkındamısınız Her Gün, Farkında Olmadan Binlerce Plastik Parçası Yiyoruz!


P
lastiğin, yaşadığımız gezegeni nasıl kirlettiğini, bu kirliliğin de doğaya ve doğanın bir parçası olan biz insanlara ne gibi zararlar verdiğini; her geçen gün biraz daha görüyor, anlıyor ve artık endişelenmeye başlıyoruz. Son olarak, mikroplastiklerin denizleri nasıl doldurduğuna ve buralarda yaşayan canlılara nasıl ulaştığına odaklanıldı. Ki bu, mikroplastiklerin besin zincirine karıştığı ve en nihayetinde de bizlerin vücutlarına girdiği anlamına geliyor. Mikroplastik içerme riski taşıyan tek besin kaynakları, balıklar ve kabuklu deniz hayvanları değil elbette. Diğer kaynaklarda da durum ürkütücü boyutlara ulaşmış olabilir. Avrupa’da tüketici seviyesindeki bir porsiyon midye, ortalama 90 adet mikroplastik içerebiliyor. Tüketim oranı, muhtemelen ülkeler ve nesiller arasında farklılık gösteriyordur fakat doyumsuz biçimde midye yiyenler, aynı zamanda senede 11.000 taneye kadar mikroplastik yemiş oluyor diyebiliriz. Tüketilen balıklarda ne kadar mikroplastik bulunduğunu bilmek ise daha zor. Şimdiye değin gerçekleştirilen araştırmaların çoğunda, bu canlıların genelde tüketimden evvel alınan mide ve bağırsaklarının içeriği çözümlenmişti. Fakat yapılan çalışmaların birinde, balığın karaciğerinde mikroplastikler bulunmuştu! Bu durum, parçacıkların sindirim dokularından vücudun öteki bölümlerine geçebildiğini akla getiriyor. Mikroplastikler ayrıca konserve balıklarda da bulunmuştu. Belirlenen rakamlar düşüktü; bu yüzden ortalama tüketici, bir porsiyon balıktan bu biçimde yalnızca 5 mikroplastiğe dek tüketebilir. Ve ayrıca bulunan parçacıklar, konserveleme işleminden ya da havadan da gelmiş olabilir. Denizde mikroplastiklerin bulunduğu bir başka besin kaynağı da deniz tuzu. Bir kg tuz, 600’den fazla mikroplastik içerebilir. Şayet günde en fazla 5 gram tuz yiyorsanız; bu, bir günde 3 mikroplastik tüketeceğiniz manasına geliyor. (İnsanların çoğu, tavsiye edilen miktardan çok daha fazla tuz tüketiyor.)

Deniz dışı kaynaklar

Öte yandan, yapılan başka araştırmalar da; besinlerimize karışan mikroplastiğin çoğunun, deniz dışındaki diğer kaynaklardan geldiğini gösteriyor. Karada yaşayan hayvanlar da mikroplastikleri yiyorlar ama insanlar (balıklarda olduğu gibi) onların sindirim sistemlerini yememeye meyil gösteriyorlar. Gıda endüstrisinin bu bölümünde veriler kısıtlı, ama Meksika’daki bahçelerde büyüyen tavuklar üzerinde gerçekleştirilen bir araştırmada, her bir tavuğun taşlık kısmında yaklaşık 10 mikroplastik olduğu belirlenmiş; ve taşlık, dünyanın çoğu bölgesinde yeniyor. Ama belki de tükettiklerimiz arasında bilinen en büyük mikroplastik kaynağı, şişe sulardır. Bilim insanları, farklı türden cam ve plastik su şişelerini analiz ettiklerinde, bunların çoğunda mikroplastik bulunduğunu saptamışlardı. Tek kullanımlık su şişeleri; litre başına 2 ila 44 arası mikroplastik içerirken, depozitolu şişeler (bir depozito şeması altında toplanmak üzere tasarlanan) litre başına 28 ila 241 arası mikroplastik içeriyormuş. Söz konusu mikroplastikler paketleme işleminden geliyormuş! Yani atıkları azaltmak gayesiyle bir plastik şişeyi her doldurduğumuzda, bunlardan daha fazlasına maruz kalıyor olabiliriz. Gıdalardaki mikroplastiklerin, iç mekandaki tozlardan geldiğini gösteren bulgular da mevcut. Yapılan yeni bir çalışmada, yemeğimizin üzerine konan tozlardan senede ortalama 70.000 mikroplastik alıyor olabildiğimiz belirlendi; üstelik bu, günlük öğünlerimizin yalnızca bir tanesiydi. Dolayısıyla, evet, deniz ürünlerinden küçük miktarlarda mikroplastik alıyoruz. Ancak günde yalnızca bir litre şişe su içerek, doyumsuz biçimde midye yiyen birinden daha fazla mikroplastik alabilirsiniz.

Kaynak: https://popsci.com.tr/her-yil-on-binlerce-plastik-parcasi-yiyorsunuz-ve-bunu-fark-etmiyorsunuz-bile/
DEVAMI

EKŞİ MAYA İLE GELENEKSEL EKMEK YAPIMI

Yazar: Nezih Gençler ~ Tohum Toprak Su

ENESKİ BUĞDAYLARIN SU DEĞİRMENİNDE ÖĞÜTÜLMESİYLE ELDE EDİLEN KEPEKLİ RÜŞEYMLİ TAM BUĞDAY TAŞ DEĞİRMEN UNU VE PROBİYOTİK BAKTERİLİ EKŞİ MAYA İLE GELENEKSEL EKMEK YAPIMI:

Not: Antik ekşi mayamızın probiyotik bakterilerilerini zenginleştirdiğimiz için yeniden düzenledik.

B
iz maya besleme-çoğaltma işlemini en az 2 kez yapmayı öneriyoruz. Şunları bilmek durumundayız:
  1. Yaklaşık 650-700 gr (yaklaşık 6 su bardağı) kepekli rüşeymli tam buğday taş değirmen unundan kulak memesi kıvamında yaklaşık 1110 gr hamur elde edilir. Bu hamur da pişince 1 kg'ın biraz üstünde ekmek olur.
  2. Öncelikle 650-700 grlık unumuzu havalandırmak ve kabartmak için kalın bir elekten geçirip yeterince harmanlayıp karıştırmalıyız...
  3. 1150 gr ekmeklik hamuru elde etmek için en az 100 gr'lık bir ilk maya yeterlidir.
  4. Bugüne kadar alışageldiğimiz ağırlık ve zaman ölçüleri burada pek geçerli olmuyor. Ölçülerimizi; boza kıvamı ve kulak memesi kıvamına göre, mevsime, ortamın nemine ve gece-gündüz durumuna göre ayarlamalıyız. Her iki besleme-çoğaltma işleminde kullanacağımız su yazın içilebilecek sınıra kadar soğutulmuş, kışın da vücut sıcaklığımız kadar ısıtılmış olmalı. Canlı bir organizmalar bileşiği olan mayanın oluşumu ve mayalanma süreçlerini de beş duyumuzun algılarıyla ve mayanın dilini hissederek takip edeceğiz...

İlk besleme-çoğaltma için; daha önceki ekmek yapımından ayırdığımız en az 100 gr mayamızı uyandırmak ve aktif hale getirmek üzere buzdolabından çıkarıp oda sıcaklığında yaklaşık 6 saat dinlendiririz. Bu ilk fermentasyon sürecimizi daha kısa tutmak istersek, oda sıcaklığında 1 saat beklettikten sonra yaklaşık 1 saat de 35-40 derecelik fırında bekletiriz. Mayamız en az 1,5 katı kabaracak, içi gözenekli bir yapıya kavuşacak ve ekşi maya kokusunu almaya başlayacağız. Sonra, boza kıvamına gelinceye kadar içme suyu ya da kuyu suyu (klorsuz su) ekleyip şimşir tahta bir kaşıkla yoğurt özer gibi özeriz. Ta ki homojen bir boza kıvamına gelinceye kadar. 10-15 dakika kapalı bir şekilde beklettikten sonra 650 gramlık (6 su bardağı) unumuzun yaklaşık 200, 250 gramını (2 su bardağı) bu özediğimiz cıvık hamura karıştırıp kulak memesi kıvamında 10-15 dakika yoğururuz. Koyduğumuz ilk maya kadarını alıp buzdolabına kaldırırız. Kalan en az 350-400 gram (bardağın büyüklüğüne göre değişebilir) hamuru kapalı bir kapta oda sıcaklığında 5-6 saat ya da 35-40 dereceye kadar ısıtılmış fırında yaklaşık 2 saat dinlendiririz. Böylece 2. fermentasyon sürecimizi de tamamlamış oluruz.

E
n az 1,5 katı büyüklüğüne ulaştığında ve parmağımızla yokladığımızda hamurun içinde hava kabarcıkları oluşmaya başladığında ve hafifçe ekşi maya kokusu gelmeye başladığında dinlendirme tamamlanır ve... 2. besleme-çoğaltma işlemiyle asıl yoğurma işlemine başlanır. Hamurumuzu boza kıvamına gelinceye kadar üzerine su ilave edip özeriz. İlave edeceğimiz suyu buzdolabında soğutmamız, uzun yoğurma sürecinde hamurda fermentasyon başlamasını önleyecektir. Bu ilave edilen suya tercihen 1 çay bardağı doğal süt, bir tatlı kaşığı bal ve mutlaka en az bir çorba kaşığı zeytinyağı karıştırabilirsiniz. 15 dakika bekledikten sonra kalan 400-450 gr (4 bardak) unumuzun tamamını ilave edip asıl yoğurma işlemine başlarız. Arada bir iki kez 10'ar dakika mola verip yaklaşık 45 dakika, kulak memesi kıvamında yoğururuz. Yoğurma sürecinin son 15 dakikasında, az bir suda erittiğimiz 12-13 gram (1 tatlı kaşığı) kaya tuzumuzu (hamur ağırlığının %1,1'i oranında) ilave edip yoğurmaya devam ederiz... Sonra 15 - 20 dakika dinlendirdiğimiz hamurumuzu, daha önceden yağladığımız pişirme kabına ya da kaplarına koyarız. Hamur yoğurma kabından alınır, düz ve pürüzsüz bir zeminde, avuç içiyle hafif bastırılarak yuvarlanır ve etrafı unlandıktan sonra pişirme kabına koyulur.

B
u süreçte de oda sıcaklığında, hamura temas etmeyecek şekilde üstü örtülü olarak ve kurumasını engelleyecek şekilde yaklaşık 6 saat 3. ve son fermentasyon sürecini başlatırız. Eğer fermentasyonu hızlandırmak istersek, 35-40 derece ısıtılmış ve içine kaynar su koyulmuş fırında, açık şekilde ve kısmi zamanlı fanlı olarak yaklaşık 2 saat dinlendirilir. Hamurun, kendisinin en az 1,5 katı olacak kadar şişmesi ve üstü çatlamadan, hafifçe kabuk oluşması bu sürecin tamamlandığının belirtileridir.

H
amurumuzu fırından çıkartır, fırını 230-240 dereceye kadar ısıttıktan sonra pişirmek üzere tekrar fırının alt-çeyreğine yerleştiririz. Tabi fırına gene çelik bir kapta kaynar su koyarak...

T
oplam yaklaşık 50 dakikalık pişirme sürecimizde ilk 12 dakika fanlı olarak 200 derecede, sonraki 12 dakika fanlı ya da fansız olarak 190 derecede, sonraki 12 dakika 180 derecede kısmi zamanlı fanlı ve en son olarak da 10-15 dakika fanlı olarak 170 derecede pişirmeye bırakılır. Bu en son bölümde ekmek altı kontrol edilerek pişirilir. Eğer üstü çok kızarmamış, altı kızarmışsa sadece üst, altı pişmemişse sadece alt pişirme açılır... Kontrol için fırın kapağı açılmadan önce fan durdurulmalıdır.

F
an sürekli çalışacaksa sıcaklıkları, yukarda verilen değerlerden yaklaşık 10 derece daha düşük tutabiliriz...
 

Ekmeğimizi fırından çıkarınca, ham keten bir bezle sarar, bezin üzerine su ve buhar geçirmeyen bir örtü (sıcaktan ve buhardan etkilenmeyen, jelatinli naylon olabilir) örtülür. O örtünün de üzerine bir havlu serilir. Böylece sıcak ekmeğimiz, buharı içeride kalacak şekilde soğumaya bırakılır.

H
er fırının kendine has hava sirkülasyonu ve gerçekte verdiği ısı derecesi, düğmesinde gösterilenden farklı olabilir. Fırının gerçek değerlerini birkaç denemeden sonra öğrenebilir ve ısı düğmesini o gerçek değerlere göre artırabilir ya da düşük tutabiliriz...

İlk denemelerden istediğimiz sonucu alamayabiliriz… Yılgınlık yok…
0532 725 76 82 nezihgencler@hotmail.com
Yaşam Dostu Gıda Dayanışma Üretim Paylaşım Şişli Grubu (facebook)
DEVAMI

TMMOB Ortak Açıklama: AÇLIK VE YOKSULLUKLA MÜCADELE İÇİN GIDA VE TARIMDA DIŞA BAĞIMLILIĞA SON VERİLMELİDİR!

"Ülkemizde insanlarımızın %22`si yeterli gıdaya ulaşamamakta %9`u ise açlık sınırında yaşamaktadır."

tmmob-ortak-aciklama
Her yıl Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), açlığın ve yoksulluğun ortadan kaldırılması, sürdürülebilir bir dünyada sürdürülebilir bir yaşama dikkat çekmek için, 16 Ekim tarihinde "Dünya Gıda Günü" etkinlikleriyle açlık ve yoksullukla, topyekûn mücadele edilmesi gerektiğini ortaya koymaya çalışsa da ciddi bir başarıdan söz etmek mümkün görülmemektedir.
Dünya Bankası temel gıda fiyatlarının son üç yılda % 83 oranında yükseldiğini belirtirken, FAO 830 milyondan fazla insanın yani her dokuz kişiden birinin yatağa aç girdiğini belirtmektedir.
Yapılan bütün bilimsel araştırmalar ise dünyada yaşanan açlığın ve yetersiz beslenmenin nedeninin üretim yetmezliği değil, üretim ve tüketimin adaletli bir şekilde sağlanamadığını göstermektedir.
Ülkemizde ise insanlarımızın %22`si yeterli gıdaya ulaşamamakta %9`u ise açlık sınırında yaşamaktadır.
Ülkemizde büyük yığınlarca yaşanan açlık ve yoksulluğun temelinde gıda ve tarımda yaşanılan dışa bağımlılık gelmektedir. Özellikle AKP iktidarı döneminde her şeyde olduğu gibi tarım ve gıdada da yoğun bir ithalatın yaşanması sonunda ülke üretemez duruma gelmiş ve gıda güvencesi de ortadan kalkmıştır. Son on altı yıllık süreçte tarım ve gıda ile ilgili olarak çıkartılan yasa ve yönetmelikler de gıda güvencesini yok etmeye yönelik tehditleri ne yazık ki pekiştirmekten başka bir işe yaramamıştır.
Ülkemizde ve dünyada gıda ve beslenme sorunlarının yaşanmasına neden olan temel olgu, neoliberalizm ya da başka bir deyişle emperyalizmdir. O nedenle biz bu yıl Dünya Gıda Günü`nün ana temasını "Gıda ve Tarımda Dışa Bağımlılık" olarak belirledik. Dışa bağımlılık denilince akla hep sanayi olgusu gelmektedir ama tarım, gıda ve hayvancılık da bu ilişkide çok önemli bir yer tutmaktadır. Bir bakıma da hegemonya oluşturmanın en temel unsurudur.
Kapitalizmin tarım ve gıdayı bir meta olarak görmesi sonucu tarım ve gıda üretimi belirli ellerde toplanmaya ve tüm dünyaya bu yaklaşım egemen kılınmaya çalışılmaktadır. Günümüzde küresel sermaye tarımsal üretimin tüm aşamalarında; yani tohum üretiminden, zirai mücadeleye, gıda üretiminden, bu gıdaların tüketimine kadar tüm süreçleri kontrol etmek istemektedir. Çünkü kapitalizmin amacı insan ihtiyaçlarının karşılanması değildir. Bu yolla bir değişim değeri yaratmaktır. Bundan dolayı özünde ihtiyaç maddesi değil meta üretir. Bu nedenle kapitalizm sorgulanmadan, Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ), Dünya Bankası (DB), IMF gibi kurumların işlevi anlaşılmadan ne hayvancılığı, ne tarımı, ne de gıdadaki gerçeği anlamak mümkün değildir.
Bugün itibariyle, hemen her alanda olduğu gibi gıda alanında da sayısı onu geçmeyen çok uluslu şirketler dünya piyasasına hâkim durumdadır. Küresel ölçekte dört şirket piyasayı tohumda %58,2, tarımsal kimyasallarda %61,9, gübrede %42,3, hayvansal ilaçlarda %53,4 oranında kontrol etmektedir. Hayvansal üretimde bu oranlar tavukçulukta %97, domuz ve sığırda ise yaklaşık %66 düzeyindedir.
Bu şirketlerden altı tanesi dünya tahıl ticaretinin %85`ini, sekiz şirket kahve satışlarının %60`ını kontrol etmektedir. Özellikle insanların temel besin ihtiyacı olarak bilinen mısır, pirinç, buğday ve soya gibi gıdaları hâkimiyetleri altına almak için de büyük savaşlar vermektedirler.
Türkiye`nin bu kıskaca düşmesi II. Dünya Savaşı sonrasına rastlar. Savaş dönemi hariç Türkiye kendine yeten, GSMH`sının önemli bir bölümünü tarımdan sağlayan bir ülkedir. 1940`lı yılların sonunda NATO`ya girilmesi ve IMF`ye üye olunması sonrasında sanayileşme ve tarımı engellemek için MARSHALL yardımlarının devreye sokulması, yabancı menşeili ürünlerin özendirilmesi, üretime dayalı ekonomi politikalarının terk edilmesiyle buğday-saman ithal eden, et yiyemeyen bir ülkeye dönüşümün başlangıcıdır.
Yetmişli yıllar Türkiye`nin GSMH`sının yaklaşık %30`unu tarımdan karşıladığı dönemdir. Bu dönemin ardından gelen 12 Eylül 1980 darbesi ile tümüyle uygulanmaya koyulan 24 Ocak Kararları, Türkiye`nin tarımsal politikalarının çöküşünde önemli bir kırılma noktası olmuştur. 24 Ocak kararlarının 2. Maddesi tarımdaki desteklemelerin kaldırılması ile ilgilidir. 90`lı yıllar ise bu politik tercih ve dayatmalar sonucu özelleştirmelerin yaşandığı bir dönemdir. Bu dönem DTÖ Uruguay Tarım Anlaşması ve Gümrük Birliği anlaşmaları ile tarım ve gıda sektöründe köklü dönüşümler yaşanmıştır. Bu anlaşmalar sonucu EBK, SEK, Zirai Donatım Kurumu, TEKEL, Türkiye Şeker Fabrikaları, Azot Sanayi, Türkiye Gübre Fabrikaları ve Yemsan özelleştirilerek kapatılır. TMO, Tariş, Çukobirlik, Fiskobirlik ise içi boşaltılarak işlevsizleştirilir ya da kapatılır.
Artık Dünya sermaye sayesinde küreselleşmiş ve kapitalizm vahşi bir şekilde örgütlenmiştir. Hiçbir ülkede hiçbir şey kendi başına değildir. Dünyanın efendileri konumundaki G-7 ülkeleri ve onların DTÖ, IMF, DB gibi örgütleri aracılığı ile her şey kontrol altına alınmıştır. Tarım bitmiş, gıda güvencesi ortadan kalkmış, GDO, kimyasal katkılar, pestisitler bilinçli olarak tarıma ve gıda üretimine sokulmuş bu alanda üretim yapan ve sayıları onu geçmeyen küresel şirket dünya piyasasının kadiri mutlak hâkimi olmuştur.
Ülkemiz açısından ise durum çok daha vahim durumdadır. 24 Ocak kararları sonucu tarımsal üretimde desteklemelerin kaldırılması, kamu kooperatifçiliğinin tasfiyesi ve çıkartılan yasa, yönetmeliklerle tarımsal üretimin kotalarla geriletilip yok edilmesi nedeniyle ülke adeta makas değiştirmiştir. Son on altı yıldaki AKP Hükümetleri döneminde uygulamaya konulan tarım politikaları sonucu; çiftçi tarımdaki gücünü yitirerek önce hiç olmadığı kadar yoksullaşmış ve daha sonra da toprağını elden çıkararak büyük kentlerde proleterleşmek üzere göçe zorlanmıştır. Ülkemiz, küresel dünyada rekabet edebileceği tek silahını da kaybetmiştir.
Gelişmekte olan ülkelerde büyümeye dayalı politik öncelikler yerini giderek toplumun tamamını kapsayan entegre kalkınma arayışlarına bırakırken, ülkemizde bunun tam tersi olan ve tarımın tasfiyesine yol açan bir süreç izlenmiştir. Tarımın toplam istihdam içindeki payı 2002 yılında %35 iken bu pay 2016 yılında %20`ye gerilemiştir. Tarımda devletin yatırımları da yıllar içinde azalmıştır. Tarımın toplam yatırımlar içindeki payı, planlı dönemin başında (1960) %13 düzeylerindeyken 2016 yılında %3,4`e düşmüştür.
Biyogüvenlik Yönetmeliği, GDO`yu yasallaştırmıştır. Tütün Yasası, Şeker Yasası, Tohum Yasası, Hal Yasası, Mera Kanunu, Zeytin Yasası, Su Kanunu, Toprak Kanunlarının çıkartılması sonucu Türk tarımı ve hayvancılığı bitirilmiştir. Konuya önemli ürünler bazında baktığımızda 2017 yılı Ocak ayında 246 bin ton olan buğday ithalatımız 2018 yılı Ocak ayında %234 artışla 821 bin ton olmuştur. Aynı süreler için 48 bin ton olan mısır ithalatımız 8,5 kat artışla 404 bin tona; 5 bin ton olan pirinç ithalatımız %240 artışla 17 bin tona; 4 bin ton olan nohut ithalatımız %175 artışla 11 bin tona; 3 bin ton olan kuru fasulye ithalatımız %267 artışla 11 bin tona; 107 bin ton olan soya fasulyesi ithalatımız %69 artışla 181 bin tona; 29 bin ton olan ayçiçeği tohumu ithalatımız %145 artışla 71 bin tona; 51 bin ton olan pamuk ithalatımız %41 artışla 72 bin tona; 22.999 baş sığır ithalatımız %393 artışla 113.318 başa; 1.051 baş olan koyun ithalatımız %580 artışla 7.143 başa; 80 ton olan sığır eti ithalatımız 29 kat artışla 2.333 tona yükselerek ülkemiz tam bir ithalat cennetine dönüştürülmüştür.
Ülkemiz; Almanya, Fransa, Ukrayna`dan buğday, İngiltere ve Hırvatistan`dan arpa, Gürcistan`dan saman, ABD, Yunanistan, Türkmenistan ve Hindistan`dan pamuk, ABD, Arjantin ve Brezilya`dan mısır, ABD, Vietnam, İtalya ve Tayland`dan pirinç, Etiyopya, Bangladeş, Mısır ve Çin`den kuru fasulye, Kanada`dan nohut ve mercimek, ABD, Bulgaristan`dan kurbanlık koyun, Şili, Uruguay ve Fransa`dan büyükbaş hayvan, Bosna Hersek`ten lop et ithal eden bir ülke haline düşürülmüştür. Öyle ki bugün beş ürün dışında bütün gıda maddeleri ve tarımsal ürünler ithal edilmektedir. Ülke ithalat cennetine dönmüştür. Uzun yıllar devam eden düşük döviz kuru nedeniyle incir, üzüm, kayısı, fındık ve narenciye dışındaki bütün tarımsal ürünler ithal edilmiştir. 16 yıllık AKP döneminde tarım ve gıda için 575 milyar TL ithalat yapıldı buna karşılık tarıma nakit olarak 79 milyar TL destek sağlanmıştır.
2002 yılında bir kişiye iki hayvan düşerken bugün bu oran üç kişiye bir hayvan düzeyine inmiş durumundadır.
Bütün bunların sonucu olarak, kırdan kente göç ile beraber, kırsal bölgelerin insan gücü, tarım sektörünün sürdürülebilir yapısını bozacak derecede kentlere kaymıştır. Bu durum kentsel dengeleri de bozarak kentlerde işsiz kitlelerin yığılmasına neden olmuştur. Oysa gelişmekte olan ülkeler için kalkınmanın yolu kırsaldan geçmektedir. Ekonomik büyümenin anahtarı uzun yıllar yoksulluğun sebebi olarak görülen kırsal bölgelerde küçük aile çiftçiliğinin desteklenmesi gereklidir. Kırsal bölgelerin, gıda üretimi ile ilgili sabitlenmiş ekonomik büyüme için geniş bir potansiyel bulunmaktadır. Çoğu zaman ihmal edilen bu potansiyelin ortaya çıkarılması için geçimlik tarımda düşük verimlilik, birçok yerde sınırlı endüstrileşme, hızlı nüfus artışı ve şehirleşmeden oluşan oldukça zorlu bu bileşimin üstesinden gelinmesi gerekmektedir. Ancak bu şekildeki bir anlayış sonucu ülkelerin kendini besleme ve yurttaşlarını istihdam etme konularında başarı elde edilebilir.
Ülkemiz açısından yakın gelecekte yaşanacak en önemli sorun alanı da, şu an yaşanan ekonomik krizin tarım ve gıda üretimine yapacağı olumsuz etki olacaktır. Ağustos 2018 itibariyle kendini daha çok hissettiren ekonomik kriz geçtiğimiz ay itibariyle tüketici enflasyonunu %25`lere, üretici enflasyonunu %50`lere taşımıştır. Artan döviz fiyatlarıyla beraber gübre, mazot, tohum ve zirai ilaçta oluşan yüksek fiyat artışlarını üretici karşılayamayacak ve üretimden vazgeçecektir. Bu durumda ülkemizi önümüzdeki süreçte ciddi anlamda gıda tedariki sorunuyla karşı karşıya getirecektir.
Biz meslek örgütü sorumluluğuyla ülkemizde ve tüm dünyada uygulanan neoliberal politikaların insanları mutlu etmediğini ve bir avuç topluluğun gıda üzerinden hegemonya yaratıp, tüm dünyayı sömürdüğünü dün söylemiştik bugün de söylüyoruz. Yukarıda ifade edilenler doğrultusunda açlığın, yokluğun ve yoksulluğun son bulduğu, hakça adil bir paylaşımın olduğu, korkulardan ve kaygılardan uzak, güvenli, sağlıklı, savaşsız, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya özlemiyle mücadelemize devam edeceğimizi kamuoyuna saygıyla duyururuz.
Kemal Zeki TAYDAŞ Gıda Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Ali UĞURLU Kimya Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Başkanı Özden GÜNGÖR Ziraat Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Başkanı
DEVAMI

Mustafam... Kocaayanım...

Yazar: Nezih Gençler ~ Tohum Toprak Su


Bir gerçek üreticiyi, bir gerçek doğa aşığını, bir gerçek atalık tohum   sevdalısını, bir gerçek insanı, bir gerçek kardeşi kalbimizde, işimizde, aşımızda, ekmeğimizde yaşatacağız... Offfff offffffffff.... nasıl erken... nasıl çabuk... ne çok iş vardı birlikte yapacak oysa... güzel insan... duyarlı insan... insan insan... Mustafam... Kocaayanım... canım kardeşim... senin değirmenim... senin unum, senin kakılçığım, senin sarıbuğdayım, senin kokum ekmeklerimizde, ekşi mayamızda sonsuza kadar yaşayacak... rahat uyu koca yörüğüm... rahat yörü cennetinde...

DEVAMI

''Acı gerçekler..."

Geçtiğimiz yaz… Çiftlikte köy tipi bir ofisim var benim. Orada çay – kahve içeriz ziyaretçilerimizle, gelenler bilir… Manisa – Alaşehir’den genç bir kız geldi oraya. İşte sohbet etmek, haddime değil ama benden biraz akıl almak, şu bu… Şu anda da okuyordur eminim bu satırları, darılmaca, gücenmece yok… Yanlışı görmezden gelmek hiçbir işe yaramıyor. Görmek ve düzeltmek gerek… Genç kızın babası, Alaşehir’de çekirdeksiz üzüm üreticisi. O bölgedeki tarımdan konuştuk. Çekirdeksiz üzümde dehşet verici ölçülerde kullanılan tarım ilaçlarından, damla sulama ile verilen glikozdan filan. Babası da aynı şekilde yetiştiriyormuş. Attığı ilaçlardan baba da hasta olmuş bu arada.

D
edim ki, “Neden böyle yapıyorsunuz bu tarımı?”; “Bölgenin gerçeği bu…” gibi bir şey söyledi. Tam hatırlamıyorum sözcükleri, yalan olmasın ama ağırlığı maksimize etmek, üzümün üzerinde böcek lekesi vesaire bırakmamak zorunda olduklarını anlattı. Halci jargonu ile yazacak olursam, turfanda, yani sentetik olarak glikoz ile tat verilmiş birinci sınıf üzüm hasat etmeleri gerekliliği… Ürün turfanda girdiğinde fiyat bir misli artar. Olay sadece paraya bağlanıyor sizin anlayacağınız…


B
ilmediğim gerçekler değil kızın anlattıkları. Şaşırmadım yani, ama bozuldum hafiften. Bilen de bilir beni, dan dun konuşurum pek çekinmeden. Dedim ki, “Peki bu işin vicdani yönü ne olacak? Neticede çekirdeksiz kuru üzümleri en çok sevenler, tüketenler de ufacık çocuklar… Ben babanı iyi ve iyiyi hak eden biri olarak göremiyorum.”. Bu kez de genç kız bozuldu haliyle… Bana söylediği şu oldu, noktasına virgülüne dokunmadan: “Benim babam, evet, sağlıksız tarım yapıyor. Bunun nelere sebep olacağını da biliyor ama babam esasında çok iyi bir insandır. Çünkü bunları beni İstanbul’da okutmak için yapıyor.”. Dedim ki, “Pes!”. “Muhakeme bu, izan bu, netice bu.”.


A
klı başında bir ülkede, ancak kamera şakası olarak sunulabilecek her şeyin bizde tamamen gerçek olması, dahası kanıksanmış olması bir bana mı tuhaf geliyor..?

Geçtiğimiz hafta içinde de Eğirdir Gölü’ne dair bir belgesel izledim. Dalgıçlar göle dalıyor, çekiyorlar, sümüksü bir madde dibi kaplamış, göldeki yaşamın %80’i yok olmuş, kalan %20 balık ise tutuluyor. Satılıyor. Yeniliyor. Şuursuzluğun çok ötesinde, adeta bir delilik hali… Temel sebep gölün çevresinde yapılan elma yetiştiriciliği. Daha doğrusu elma ağaçlarını senede 30 kere ilaçlayan vicdan yoksunu üreticiler, toprağa sızan ve gölü besleyen yeraltı sularına karışan zehir… İzlerken vallahi beynim zonkladı. Pamuk yığınlarında uyuyan çocukların zirai ilaçtan ölmesi mi dersiniz, Fethiye’de portakal ilaçlıyorum derken onkoloji servislerine yığılan çiftçileri mi… Antalya seralarında domates tarımı yapıyorum derken tünelin sonundaki ışığı görenleri mi ya da..?

Ç
iftçi masum değil. Çiftçi ne yaptığını biliyor. Çiftçi bunu zoraki yapmadı – yapmıyor ve hiç kimse bunu çiftçiye zorla dayatmıyor. Çiftçinin önüne “Vicdan mı yoksa daha çok para mı?” diye bir soru geliyor ve çiftçi gayet ne yaptığının farkında olarak, sonuçlarının gayet farkında olarak seçimini yapıyor. Yeni de değil. 1950’lerden beri…


D
DT’yi hatırlarsınız. En yoğun uygulanan bölge Adana idi. DDT – BHS karışımının binlerce tonu uçaklardan atıldı. Arılar, böcekler, fareler, kuşlar… Her şey bu tozlama altında can verdi. Oysa kurdu yiyen böcekler, böcekleri yiyen kuşlar, böcek yumurtalarını yiyen fareler, fareleri yiyen yılanlar derken muhteşem bir ekolojik denge sürüyordu. Toprak bereketli idi ve ilaca ihtiyaç olduğuna dair hiçbir emare de yoktu. Aç gözlülük ile, daha çok ve daha çok para hırsı ile hepsi alt üst oldu.


A
ynısı Karadeniz’de oldu. Karadeniz halkı önceleri devletin sübvanse ettiği fındık kurdu ilacına itiraz etti. Zirai mücadele memurlarını tarlaya sokmadı. İlaç atılınca arılar, böcekler, sonra böceği yiyen her şey ölüyor dediler. Korkmuşlardı. Sonra desteklemeler, bir yandan Türk fındığına ilgi, bir yandan artan fındık talebi, yükselen fiyatlar filan derken ne olduysa oldu, üreticiler vicdan ver cüzdan arasındaki seçimi kolayca yaptı.


F
ındık kurdu ilacına, hem de hamuduyla geçiş yapıldı. 1986’da Çernobil de buna mum dikti ve benim Karadeniz fındığı ile işim o gün bitti. Ne oğlum Can, ne kızım İpek; Karadeniz fındığı yemedi. O günden bugüne de, ilaç kullanımı Karadeniz’de hiç azalmadı. İsmi değişti, formülü değişti ama ilaçlama aşkı hiç değişmedi. Şimdilerde ağaç altlarında round-up kullanılıyor. Toprağı kızartan da odur. Bu paragrafa Karadeniz üreticilerinden birkaç kınama, bir – iki de dava gelecektir, gelsin.


T
epkiyi doğru yere yöneltmelerini tavsiye ederim. Zehirlenmeyi reddediyor olduğum için suçlu ben olamam sanıyorum..? İlaçlama her yerde, her bölgede devam etti. Ege’de önce tütün ilacı başladı. Tütün bitti. Sonra Ovası’nda pamuk ile start verildi. Şimdilerde de pamuk yerine tamamen GDO’lu mısır kaynıyor bu bölgeler. Yoğurttan süte, bisküviden baklavaya her şeye zerk olup sizi – bizi hasta ediyor.


F
ethiye’de, Antalya’da, Mersin’de, Gümüldür ve Seferihisar’da zırıl zırıl narenciye ilaçlaması en vahşi hali ile ilerliyor. Yavuz Dizdar ve arkadaşlarını zehirleyen portakalın hikayesini okumuşsunuzdur… İşte o durum… “E ne var? Tarım ilacı her yerde kullanılıyor.” diyorlar. Kısmen doğrudur. Örneğin çok verdikleri “Avrupa’da da kullanılıyor…” örneği gerçektir. Ama çok önemli farklar vardır. Tarım ilacı, Avrupa’da reçete ile verilir. Adam o sene kaç adet marul diktiğini ilgili devlet kurumuna bildirir ve bu devletçe denetlenir. Sonra devlet bir hesaplama yapar, dikilen marula göre tam gelecek ölçüde tarım ilacı reçetesi yazar ve çiftçiye verir. Çiftçi bu reçete ile ilacı temin eder ve reçeteye uygun biçimde kullanır. Üzerine fikir yürütmez. Kural ne ise kurala uyar.


B
izde, tarım ilaçlarının ölçüsü Türk çiftçisine emanettir. 100 litre suya 10 gram atılacak diyelim. 10 gram, bizim çiftçinin gözüne elbette az görünüyor. Bakıyor ilacın bidonu da üç para bir şey… Yallah boca… Hasattan belirli bir süre önce ilacın kesilmesi kuralı imiş bilmem ne imiş… Onlar Avrupa işi… DDT, böcekler üzerindeki güçlü toksik etkisi ile 1948’de Nobel ödülü aldı. Hayvanlar için son derece tehlikeli olduğu ve doğadaki besin zincirini bozduğu anlaşılınca da 1970’lerde yasaklandı. Yasaklanışından 10 sene kadar sonra nihayet bizim de aklımız başımıza geldi ve bizde de yasaklandı.


A
ncak kasabalarda DDT’nin yasaklandığı anonsu geçince zirai ilaççılarda ne kadar DDT varsa çiftçi tamamını topladı. Üçer senelik daha stok yaptılar. Hala da merdiven altı, benzer formüller ile devam ediyor. Topraktan derelere, denizlere karışıyor. Denizde tutulmuş balıkta dahi çıkıyor. Dört koldan ilaçlanıyoruz. Dört koldan zehirleniyoruz. Pamuğa zehir giriyor; atlet, tulum, iç çamaşırı, gömlek giyiyoruz zehirleniyoruz. Tahıla atılıyor, ekmek olarak sofraya geliyor, zehirleniyoruz. Meyveye atılıyor, sebzeye atılıyor, o kadarı da yetmiyor, toplanıyor, parafinleniyor, azotlanıyor, klimalardan mantar ilacı atılıyor… Şaka gibi… Zehirleniyoruz.


İ
şler çığırından fazlası ile çıktı ki artık herkesçe bilinsin, yüksek sesle konuşulsun isterim. Devletin regülasyonlarını, üreticinin vicdan kıstaslarını filan beklemekle bu iş olmuyor. Bir şeyin pazarda talebi varsa, buna ne devlet, ne de vicdan engel oluyor. Çünkü bu işin temelinde tüketicinin, yani “parayı verenin” talebi yatıyor. Böceğin hasar vermediği pırıl pırıllık yeşillikler, bir koca torbanın bir tanesine bile kurt girmemiş elmalar, sineksiz marullar, asla böceklenmeyen pirinçler, unlar, bakliyatlar tercih etmenin anlamı böcek ilacı yemeyi tercih etmektir.


K
ural aslında bu kadar basittir. Marulun arasından çıkan salyangozu bahçeye bırakır, sineklenmiş brokoliyi sadece akan suyun altında kolayca temizlersiniz ama tarım ilacını asla temizleyemezsiniz. Bedeninize girer, birikir, birikir, bir sınırı aşar ve bedeniniz artık kaldırmaz hale gelir. Kolon CA ve özellikle löseminin etkin sebebi tarım ilacı kalıntısıdır. Düşünerek, ama gerçekten çok düşünerek atın adımlarınızı. Her şeyi sorun, sorgulayın, araştırın, anlatılanlar ile yetinmeyip kendi doğrunuzu bulun ve bunu paylaşmaktan hiç korkmayın. Acı ve iç karartıcı olsa da, gerçeği duymaktan da öyle…

Kaynak: Pınar Kaftancıoğlu
http://ipekhanim.com/ipek_hanim_ciftligi/ciftlige_giris.html
DEVAMI

SOKAKAĞZI FESTİVALİ NE ZAMAN?

Derleyen: Ümit Solmaz ~ Tohum Toprak Su 05 Eylül 2018 tarihinde güncellendi.

B
u yıl birincisi düzenlenecek olan , " Sokakağzı " Festivali 7 - 8 - 9 Eylül 2018 tarihleri arasında gerçekleşecek.
" Sokakağzı " Festival'inde :
    • kamera önü oyunculuk ve tiyatro üzerine söyleşi Cengiz Bozkurt Tarih: 9 Eylül 2018 Saat: 14:00-16:00
    • yazarlık atölyesi Beliz Güçbilmez Tarih: 8 Eylül 2018 11:00 - 13:00 ve 9 Eylül 2018 12:00 - 14:00
    • seramik atölyesi Asuman Aktüy Özdemir Tarih: 7 Eylül 2018 saat: 11:00 - 13:00 ve 8 Eylül 2017 saat: 16:00 - 18:00
    • sirtaki/zeybek atölyesi Murat Taşkın Güner Her gün 19:00 - 20:30
  • ekmek atölyesi Nezih Gençler8-9 Eylül 2018 11:00-17:00(13:00-15:00 arası mola)
  • peynir atölyesi Ertül Yardım8 Eylül 2018 14:00 - 16:00 ve 9 Eylül 2018 saat: 12:00 - 14:00
  • İkinci beynimiz bağırsaklarımız/probiyotik beslenme -Söyleşi Haydar Yılmaz7 Eylül 2018 11:00 - 13:00 ve 9 Eylül 2018 saat: 15:00 - 17:00
  • Doğal Yaşam için Kentlerden Köylere -Panel Mustafa Alper Ülgen - Cem Birder Sevinç Özkaya - Güldan Özkan7 Eylül 2018 Cuma saat: 16:00 - 18:00
  • Besinden Öte İlaç: Zeytinyağı ve Tarihsel Gelişimi -Konferans Prof.Dr.Gazi Aydın 8 Eylül 2018 saat: 12:00 - 14:00
  • Epigenetik(Çevresel Faktörlerin Genetiğe Etkisi) - Konferans Prof.Dr.Gazi Aydın 9 Eylül 2018 saat: 17:00 - 19:00
ayrıntılı bilgi ve iletişim için :
  • Sokakağzı Festivali web sayfası: http://sokakagzifestivali.com
  • Instagram: https://www.instagram.com/sokakagzifestivali/
  • Facebook: https://www.facebook.com/sokakagzifestivali
Sokakağzı Festivali 7-8-9 Eylül 2018 Programı

FESTİVAL BİLDİRİSİ

Yaşamı savunmak, hele ki sağlıklı bir ömrü savunmak en doğal hakkımızdır. Kâr amaçlı bir sistemin, GDO'lu, kimyasal ilaçlı, ot-böcek öldürücü zehirlerle ürettiği ve pazarladığı sözümona gıdaların tüketimiyle, insanlık, başta kanser olmak üzere, şeker, tansiyon, kalp, obezite gibi sağlık sorunlarıyla küresel salgına yakalanmıştır. Bu ürünler ve ürünlerin sebep olduğu hastalığı tedavi edecek(!) ilaçlar aynı firmalar tarafından üretilmektedir. Sorun ve cevabı ortadadır: Doğal, geleneksel, yerel atalık ürünlere ve probiyotik beslenmeye dönmek ve de biyoçeşitliliğimizi koruyup geliştirmek... Sistem; dünya nüfusunun doyurulamayacağı safsatasıyla, doğal olana ulaşımı çeşitli yasaklarla engellemeye çalışıp, kendi ürünlerini dayatmaktadır. Tohum köleliği ve gıda diktatörlüğü mevcut küresel sistemin ta kendisi olmuştur. Kentlerde, o olağanüstü hızlı yaşamın içinde, ne aldığımızı, ne yediğimizi sorgulamadan, neredeyse çocuk yaşlarımızdan başlayarak, sağlık sorunlarıyla boğuşup, bi çanta dolusu ilaçla hayatlarımızı sürdürüyoruz. Ama umudumuz var... Hâlâ doğal üretimden koparılamamış köylü küçük üreticiler ve durumun dehşetini görüp köylere yönelen insanlar var. Hayat bize her gün, tek başına kurtuluşun mümkün olmadığının örneklerini veriyor. Bizler geleneksel, doğal üretim yapan küçük üreticilerle, buna ihtiyaç duyan tüketicilerin tanışması, sorunlarını paylaşması, birbirlerine deneyimlerini aktarması gerektiğine, sağlıklı bir insanlık, sağlıklı nesiller için, bu tür bir sosyal kardeşleşmenin gerekliliğine inanıyoruz. Merkezi ASSOS olan, Ezine'den Ayvacık'a, Bayramiç'den Küçükkuyu'ya uzanan bölgemiz sadece doğal üretime değil, aynı zamanda sağlıklı yaşam alanlarının da merkezi olabilecek özelliklere sahiptir. Koyunevi köyünün Sokakağzı mevkii de bu bölgededir. Sokakağzı; Kaz dağlarının denizle buluştuğu noktadadır. Sokakağzı; keçinin, koyunun ve kılıçbalığının mahallesidir. Sokakağzı ve Koyunevi atalık buğdayların harman yeridir. Sokakağzı; bölgede doğal üretim yapan köylü küçük üreticinin sahilidir. Sokakağzı; tıpkı ürünleri gibi bozulmamış coğrafyasıyla geleneksel ve doğal üretime açık bir yaşam alanıdır. İşte bu nedenlerle; 7-8-9 Eylül 2018 tarihlerinde SOKAKAĞZI FESTİVALİ'nin 1.sini duyurmaktan onur duyuyoruz. Katılımınız hepimize güç veriverir... Sevgiyle...

Basında Sokakağzı Festivali:

DEVAMI

SARI BAŞAK BULGURU NASIL PİŞİRİLİR?

Yazar: Tohum Toprak Su
Sarı Başak Bulguru

Y
ıkandıktan sonra 15, 20 dakika kendisinin yarısı kadar ılık suda bekleyecek. Suyunu çekecek ve daha sonra zeytinyağında hafifçe kavrulduktan sonra üzerine kendisi kadar kaynar su ilave edilip tuzu koyulacak. Yeterince pişirildikten sonra altı kapatılıp demlenmeye bırakılırken üzerine tereyağı koyulacak.


Sosu ( İsteğe Bağlı )

  • İstenirse ayrı bir tavada domatesli biberli sosu hazırlanıp üzerine dökülebilir...
DEVAMI