sade Tosbikler...

Sarı+Karakılçık+Siyez taş değirmen unları toplamı %40
Şahman+Köse+İmam+Kızılca toplamı %55
Karaçavdar %5

Geleneksel yoğurma ve probiyotik bakterili antik ekşi maya ile Anadolu usulü mayalama (fermentasyon) ile 2 fırın ekmekler


DEVAMI

Yön Radyo'nun Konuğu Genel Yayın Yönetmenimiz Nezih Gençler

Fotoğraf: Yön Radyo

tohumtopraksu.com Ganel Yayın Yönetmenimiz Nezih GENÇLER Yön Radyo'nun Konuğu oldu.

DEVAMI

Endüstriyel Gıda üreticileri,İlaç ve Kimya sanayii ve bunların arka planı

Yazar: Haydar Yılmaz

Endüstriyel Gıda üreticileri,İlaç ve Kimya sanayii ve bunların arka planında dünyayı yönlendirmeye çalışan bir zihniyete daha yakından bakmak gerekiyor.


Önce 1930 lu yıllardaki yaklaşımlara bir bakalım

Ne diyorlardı bize .

Dünya nüfusu çok hızlı yükseliyor .
Milyarca insanın beslenmesinde sorunlar yaşanacak.
Doğal kaynaklar bu nüfusu beslemeye yetmez.
Dünyadaki doğal kaynaklar sınırlıdır.
Özellikle tereyağı ve zeytin yağı gibi yağların kaynakları bütün dünyayı besleyecek kapasitede değil.
Aynı zamanda dünyadaki kirlilik çoğalıyor :
Tarım geriliyor ,topraklar yeterli değil artık.
İnsanların beslenmesinde protein ,vitamin,yağlardan alınacak esansiyel asitler çok önemli ama bunların yetersizliğinde hastalıklar ortaya çıkacak.

Şimdi kimya sanayi dünya insanlarını besleyecek derecede mükemmel ürünler üretti.
Tereyağındaki ,zeytinyağındaki bütün içerikleri çok daha fazla içeren ve ayrıca onların yetersiz olduğu bir çok maddeyide barındıran bir ürün ortaya çıktı .
Bunun adı .
MARGARİN

İşte böyle başladı bizim üzerimizdeki küresel oyunlar .

Öne sürülen gerekçeler ,doğal ve normal kabul edilecek olgular .
Hiçte yadırgamadık.
Kuşkulanmadık.
Milyonlarca ton margarin tükettik.
Tereyağımızı unuttuk ,zeytin ağaçlarını kestik.
Sütlerin bile yağsız olanlarını diet diye önümüze konulanlarını tükettik.

Yaşadığımız hastalıkların kaynağında bu yanlış besin kaynakları olduğunu ne zaman anladık ?
50-60 yıl geçti belkide .
Kalp ve damar hastalıkları ,diabet ve obezite ciddi derecede yaygınlaştı .Ülkelerin yarı nüfüsu bu hastalıkların pençesindeki zavallılar haline dönüştü.
Kanser diye önü alınamayan bir ölümcül hastalık bütün toplumu ahtapot gibi sardı..
Her aile çevresinde artık mutlaka kanser vakası yaşanıyor

Endüstriyel ürünlerin müşterisi olanlar ,aynı zamanda ilaçların ve diğer kimyasal olarak üretilenlerinde müşterisi oldular.

Sadece margarin değil ,artık soframızdaki tüm besinler doğal kaynaklardan değil endüstriyel işlemler sonucu modifiye ve deforme olmuş besinlerdir.

Antibiotik mikropları öldüren bir zehir.
Bütün mikrop gibi canlı olan diğer mikroorganizmalarıda öldürdüğünü daha yeni anladık :
Dünyada üretilen antibiotiklerin % 25 i eczanedeki antibiotik kutularında ,% 75 i ise hem tarım ilaçlarında hem hayvan yemlerinde hemde gıda koruyucular olarak yediklerimizin içinde .

Margarin çok öne çıktığı için örnek verdim.

Ama margarin gibi o kadar çok örnek var ki.

Eğer bu olgu anlaşılmaz ise ,eğer bu düğüm zihinlerde çözülmez ise bugün güdülenmiş bir toplum olarak önümüze ne konulursa onu yemeye devam edeceğiz.
Hiç sorgulamadan ,hiç araştırmadan doğru olarak kabul edip onların kafamıza enjekte ettikleri ile bir yanlış paradigma oluşturacağız.



İLAÇ DÜNYASINDA DENİZ BİTERKEN.

İlaç ve kimya sanayiinin ortaya çıkardığı tablo yıllar önce eleştirilmeye başlandı.
İlaçlara karşı alternatifler arandığı yıllar 60 ‘lı yıllardır:
İlk akla gelen bitkilerdi:
Birden bir bitki çılgınlığı başladı :
M.Trebenin kitabı milyonlarca sattığında artık herkeste bitkisel algı gelişmişti.
Bitkilere olduğundan çok fazla anlamlar yüklendi :
Bunu hala yaşıyoruz.
Abartılmış bir bitkisel destek tüketimi yaşıyoruz
Bitki baronları her gün karşımızda durmadan yeni yeni mucizevi bitki krüleri anlatıyorlar.

Sanayiciler bununda rant olarak çok iyi bir kaynak olduğunu çabuk kavradılar .
Yine ilaç algısı ,yani hızlı iyileştirici algısını devam ettirmek ve bunu kullanmak için kapsül formlarında bitkisel destekler üretmeye başladılar :
Ve çoğununda içeriğinde ilaç etken maddeleri olduğunu yıllar sonra öğrenebildik.
Bunları proteinler,vitamin ,mineral ,antioksidan,esansiyel yağlar ve diğerleri izledi.

Şimdi yeni bir hikaye lazımdı.

Aynı margarindeki gibi gerekçeler .

DÜNYA BİTTİ..
Dünyadaki doğal kaynakların kirlendiği ve tükendiği işlendi sürekli.
Dediler ki..
Toprak ,hava ve su kirliliği ile artık doğal besin bulmak mümkün değil :
Denizler kirlendi ,ağır metaller var ; balık yemeyin
Tarımsal ilaçlarla meyveler ,sebzeler kimyasal dolu tüketmeyin.
Hava kirliliği ile bulutlardan asit yağmurları geliyor ,hiç bir şey yemeyin.

Bunları çok yazmak istemiyorum,karşılaşıyoruz.

V.s. v.s .bu örneklere baktığımzıda dünyayı mahvedenler bizden daha çok çevreci ve çok daha yeşil bir maske takmışlar

Kendilerine ”Yeşil Devrim” gibi bir lansman sloganı buldular

Yeşil devrimciler ;Kimya sanayi ile zehirleri hala üretmeye devam ediyorlar.
Ama kendisini suçlu ilan etmeden ,yeni başka kimyasal ürünlerle yeni gıda alternatifleri öne sürüyor.

Vitamin ve mineral yetersizliği ,hatta protein yetersizliği diye bir sorun ortaya çıkıyor .

Neden ?

Buna endüstriyel gıda üretiminin ,fastfood gibi hızlı tüketim tarzının insanlara kazandırdığı lezzet çılgınlığı eklendiğinde endüstriyel işlem görmüş ürünlerde ne proteinden ne vitaminden ne de mineralden söz etmek mümkün olmadı .

Karınlarını doyuran insanlar ,midelerine bir sürü yiyecek ve içecek ile doldurdular :
Ama hala protein ,vitamin ,mineral yetersizliği devam etmeye devam etti.

İnsanlar hastalık sorunları ortaya çıktığında vitamin ve mineral eksiklikleri öncelikle onlara söylendi.

Hastalanmamak için vitamin ,mineral ve diğer destekleri alınmasına yönelik çok iyi kurgulanmış manipulasyonlar yapılmaya başlandı:

Şimdi ilaç ve kimya dünyası ilaçlardan elde ettiği rantın daha fazlasını gıda desteklerinden almaya başladı.
DEVAMI

KARA VEBA ve GÜMÜŞ

Yazar: İbrahim Yazgan


14. yüzyıla geldiğimizde Kara Veba salgını Avrupa’da yaşayanların %25’ini katlederken, tek etkilenmeyenler çingenelerdi.

Sebebi ise çingenelerin gümüşü enjekte edilebilir hale dönüştürüp, damar yolu ile vücuda vermeleriydi.

Peki, gümüş hangi özelliğinden ötürü insanlar katledilirken, çingeneleri vebadan dahi koruyabildi?

Gümüş iyonlarının en önemli özelliği, antibakteriyel olmasıdır ve düşük toksik özelliğe sahip olduğundan dolayı, üzerinde mikroorganizmaların bağışıklık kazanamadıkları ağır bir metaldir.

Bunun yanında gümüş elementi, antibiyotik özelliği gösterir ve bakteriyel enfeksiyonlarda, yanıklarda, yaralarda, kronik ülserde kullanımı oldukça faydalıdır. Gümüş elementi kolay reaksiyona girebilen bir metal olduğundan dolayı, zehri de hemen belli eder.

Doktorlar gümüşün faydalarını biliyorlar ve hastalarına eğer sağlıklı olmak istiyorlarsa gümüş tabaklarda ve gümüş çatal bıçak kaşık kullanarak yemek yemelerini tavsiye ediyorlardı.

Zehirlenmek istemeyen devlet adamları da genellikle gümüşten imal edilmiş bardak, tabak, çatal vb. eşyaları kullanmaktaydılar.

“Ağzında gümüş kaşıkla doğmak” deyimini ve varlıklı insanlar için kullanıldığını muhtemelen duymuşsunuzdur.

Bu deyimin kökeni, insanların gümüşün iyileştirici etkisini bildiklerinden yeni doğan çocukları koruması için ağzına kaşık koymalarından gelir.

Gümüş bunun yanında, 450 tür bakterinin DNA’sını bozarak yok edebilen tek elementtir.

Vücutta bulunan sağlıklı hücrelerin hızlıca bölünerek çoğalmasını sağlayarak, günümüzde de halen görülen pek çok hastalığın yayılmasını engelleyebilen bir elementten bahsediyoruz.

Peki, ne oldu da gümüş hayatımızdan çıkarıldı? Madem bunca faydası var niçin bir şekilde vücudumuzun bu elementi almasını sağlamıyoruz?

Bu olayın çıkış noktası ta İkinci Dünya Savaşı dönemine kadar gider.

O dönem hastalıkların ve yaraların tedavisi için keşfedilen penisilin, sentetik olarak üretilmeye başlanır.

Ve böylece tıpta patenti alınmış sentetik ilaçlarla, büyük ilaç firmalarını çok zengin eden yeni bir çağ başlar. Bu şirketler patentini almadıkları hiçbir şeyi satamayacaklardır ve tabiatta bulunan maddeler de doğası gereği patentlenemezler(!).

Ve böylelikle içine doğduğumuz sistemin getirisi olarak gümüş bir şekilde hayatlarımızdan çıkarıldı.

Daha doğrusu tam manasıyla çıkarıldı demek yanlış olur, bir şekilde unutmamız ve onun yerine, firmaların ürettiği sentetik penisilini kullanmamız öğütlendi.

1906 senesinde bütün büyük ilaç şirketlerini satın alan John D. Rockefeller koloidal gümüşün ilaç satışlarının önünde engel oluşturacağının farkındaydı.

Bu sebeple Jude Abraham Felxner yardımı ile Amerika’daki tüm tıp fakültelerinde gümüş suyu konusunun işlenmeyeceği ve bu talimata uymayan tüm profesörlerin lisanslarının elinden alınacağını belirtmişti.

İşin ilginç tarafı Rockefeller, ailesinin hiçbir zaman ilaç kullanmasına izin vermedi.

Geçtiğimiz aylarda vefat eden David Rockefeller’in geride bıraktığı mirasa en çok katkı yapan sektörlerden birisi de elbette ilaç sektörü.

Manidar değil mi?

Gümüş elementi, tüm bu anlatılanlardan dolayı olacak ki bir şekilde hayatımızdan çıkarıldı.

Pek çok insan şu an için gümüş elementinin sonsuz faydalarından yararlanamıyor, çünkü bunlar bize ne anlatılıyor ne de kullanmamız konusunda teşvik ediliyor.

Aksine sürekli olarak, sentetik olarak üretilen ve patentlenmiş (!) ilaçlar satılıyor. Bakalım insanoğlu bu ilaçlara (!) daha ne kadar dayanabilecek…

İçerisinde gümüş iyonu barındıran tek besin cevizdir.
DEVAMI

PREBİYOTİK NEDİR?

Yazar: Dr. Haydar Yılmaz

Prebiotikler bitkisel lifler
Yapı olarak dirençli karbonhidratlardır.
Basit ,rafine ve dirençsiz karbonhidratlardan farklı özellikleri bulunur.
Prebiotik lifler ,ince bağırsaklardan emilim yapılmazlar
Doğrudan kalın bağırsaklara geçerler
Kalın bağırsaklardaki probiotiklerin besin maddeis olulrlar ve onları beslerler.
Kalın bağırsaklarda probiotikler tarafından fermente edilirler.
Sağlıklı beslenmenin en önemli ana unsurlarındandır.
Bitkisel besinlerde ;Fruktanlar (inülin ve oligofrüktoz), bakliyat oligosakkaritler ve anne sütünde bulunan bulunan bazı galakto oligosakkarit yapılardır.
Prebiyotikler, sindirim enzimleri tarafından sindirilmeden kalın bağırsağa ulaşarak, oradaki konakçı mikroorganizmaların seçimli olarak çoğalma ve gelişmesine katkı sağlamaktadır.
İnce bağırsakalrda sindirilmedikleri için için enerji değerleri yok denecek kadar azdır.
Bütün prebiyotikler lifler insan sağlığı için vazgeçilmez bileşenlerdendir.
Son 20 yılda yapılan klinik ve diyetetik çalışmalarda büyük bir çoğunluğunu oligosakkaritlerin ve fruktanların oluşturduğu prebiyotiklerin insan sağlığına doğrudan ve dolaylı olarak katkı sağladığı ortaya konmuştur.
Her lif prebiotik lif değildir..
Probiyotik bakteriler tarafından fermente edilebilecek karakterdeki lifler prebiotik liflerdir.
Prebiotik lifler ,özellikle Kalın bağırsaklarda hakim olan Bifidobacterium bakterileleri besleyerek onların çoğalmalarını sağlarlar.

PREBİOTİKLERİN YARARLARI

*Prebiotikler lif özelliği olan dirençli karbonhidratlardır.
*Prebiotikler ince bağırsaklarda sindirim ve emilim yapılmazlar.
Doğrudan kalın bağırsaklara geçerler.
*Kalın bağırsaklardaki probiotik bakteriler tarafından fermente edilirler.
*Kalın bağırsaklardaki bu fermentasyonda prebiotik lifler dönüşür .
Kısa zincirli yağ asitleri ortaya çıkar.Bunlar çok güçlü antimikrobiyal maddelerdir
*Prebiotik lifler aynı zamanda kalın bağırsaklardaki probiotiklerin besin kaynağıdırlar.Onların beslenerek güçlenmelerini ve çoğalmalarını
sağlarlar .
*Fermente edilmiş prebiotik liflerin enerji değerleri çok düşüktür.
*Probiotik bakteriler bağırsak dokularında prebiotikler ile birlikte ortak bir yaşam oluşturarak kolonize olurlar.
*Bu kolonize yapı bağırsak duvarını ve dokularını koruyucu bir duvar gibi korur.Proteinleri ve kolajenleride bu duvarın içine çekerek savunmayı güçlendirirler.
*Bu koruyucu duvar aynı zamanda bağırsak geçirgenliğini engeller ve bağırsaklardan sızıntılarını önler.
*Bağırsak dokularında hasarlanmaları önler ,ortaya çıkan doku
hasarlarınıda tamir ederler.
*Prebiotiklerle birlikte prebiotik lifler bağırsak kas dokularının ritmik
kasılmalarını kontrol ederler.Her bağırsak boğumundaki ileriye doğru
olan hareketlenmeleri düzenli olmasını sağlarlar.
*Prebiotikler gıdalardaki mikroorganizma olmayan bir çok yararlı
organik kompenantlarında bağırsaklara taşınmasına yardımcı olurlar.
*Prebiotiklerin diğer en önemli rolü ise gıdalarla birlikte gelen veya
sindirimde ortaya çıkan bir çok zararlı ve zehirli maddeleri süpürerek
dışarı taşımalarıdır.
*Prebiotik lifler Probiotik bakteriler ile birlikte yaptıkları sentezlemeler
ile amonyak,nitrit,aseteldahit,amin ve fenolik bileşikler gibi toksin
maddelerin organlara ve dokulara girişini engellerler
*Prebiotik lifler alındığında metabolizmanın kan değerlerindeki
trigliserit,insülin,glikoz düzeyleri anlamlı bir şekilde düşürmüştür.
Karaciğerlerin yağ sentezinide azaltmıştır.
*Prebiotik lifler gıdalardan alınan kalsiyum,magnezyum,demir ,çinko
ve mangan gibi minerallerin bioyararlığını arttırır. Menopoz ve
andropoz dönemlerinde kemik erimesine karşı gıdalardaki kalsiyumun emilimini arttırdığı tespit edilmiştir.
*Prebiotik lifler Probiotik bakterilerin kalın bağırsaklarda vitaminleri
sentezlemelerine ve K2 ile H vitamini üretmelerine yardımcı olurlar.
*Prebiotik lifler kalın bağırsaklardaki en önemli sorun olan kabızlık
olgularında probiotik bakteriler ile birlikte çözüm oluştururlar.
Kalın bağırsaklardaki probiotik bakteriler dışkı oluşumunu,dışkının su tutmasını,dışkının kıvamını ve zamanlamasını yönetirler.
*Prebiotik lifler ishal olgularında su tutucu özellikleri ile ishallerde
olumlu etki yaparlar .Kolonda asit düzeyini düşürerek probiotik etki
yaptıkları araştırmalarda belirlenmiştir
*Prebiotik lifler kalın bağırsaklarda maksimum sayıda bulunan
Bifidobacterium bakterilerinin çoğalmalarına ve aktifleşmelerine
verdikleri destek ile kalın bağırsak kanserleri ,özellikle kolon kanseri
risklerini ortadan kaldırırlar.
*Prebiotiklerin diğer en önemli rolü ise gıdalarla birlikte gelen veya
sindirimde ortaya çıkan bir çok zararlı ve zehirli maddeleri süpürerek
dışarı taşımalarıdır.
*Prebiotik liflerin en önemli diğer rolü ise probiotik bakteriler ile birlikte bağırsak dokularının arka bölümündeki peyer plağı denilen alanı
güçlendirmeleridir.Peyer plağında savunma sisteminde hafıza görevi
gören hücreler bulunur.
*Hastalık yapan tüm patojenler hakkındaki bilgilerin depolandığı bir
bilgi bankası gibi olan bu hücrelerin güçlenmesi probiotik ve
prebiotiklerin işbirliği ile sağlanır .
*Patojenler ile ilgili tüm bilgilerin peyer plağındaki hücrelere
taşınmasını sağlayan probiotikler ile prebiotiklerin işbirliği ile
oluşturdukları simbiotik kolonileridir. Bu bilgiler vagus sinir hücreleri
ile vücudun tüm organlarına ve dokularına taşınır.
*Aşıların etkilerinin arttırılması ,antikorların zayıf bağışıklık yanıtlarının
güçlendirilmesini sağlayanda bu simbiotik kolonize yaşamdır.
*Probiotik bakteriler prebiotik lifleri fermente ettiklerinde oluşan kısa
zincirli yağ asitleri beyindeki sinir sistemini olumlu olarak etkilerler.
Beyindeki toksin zehirlenmelerini önleyerek beyin sağlığına olumlu
katkı yaparlar.
*Probiotik ve Prebiotik işbirliği yaşam boyu hafıza ve öğrenmedeki
metal sağlık açısından kritik bir öneme sahiptir.
*Prebiotik lifler içinde İnülin ve Oligofruktoz en yüksek performansa
sahip lif çeşitleridir.Oligofruktoz anne sütünde bol miktarda bulunur .
İnülin kaynağı ise hindiba köküdür.
*Doğal lif kaynakları ; Soğan , Sarımsak, Bezelye, Pırasa, Enginar,
Kuşkonmaz,Bakliyatlar ile Hindiba kökü ,Kabak, Pancar, Havuç,
Şalgam, Lahana gibi sebzeler ve Muz,Elma gibi meyvelerdir.
DEVAMI

GLUTEN KONUSU

Üzerinde en çok tartışmaların olduğu ve aynı zamanda eksik ve yanlış bilgilerinde en çok olduğu bir proteindir Gluten.

Gluten tahıllardaki proteindir.

Çavdarda en yoğun şekilde bulunuyordu.

1945 li yıllardan sonra binlerce yıllık eski tohumlar üzerinde değişiklikler yapılmaya başlandığında ,karşımıza farklı boyutları ile çıktı Gluten..

Dünyada insanlık yerleşik topluma geçtiğinde tarım ürünleri belirleyici oldu beslenmesinde ve yaşamında.

En çok tüketilen tahıllar oldu.
Çünkü tahılların saklanma avantajı diğer ürünlerden çok daha avantajlı idi.
Tahıllardan unları yapmayı öğrendi insan toplulukları .
Unlardan ekşi maya yaparak ekşi mayalı ekmek yapmayı öğrendi.

Ekşi mayalı ve tahıl unlarından yapılan ekmek toplumların beslenmesinde önemli yer tuttu.
Glutenin ; eski tahıl tohumlarda ki oranı yaklaşık olarak % 5 ile % 15 civarında idi.

Cüce buğday adı verilen yeni ortaya çıkarılan buğday
başağı daha bol ,sapı kalın ve boyu daha kısa olarak karşımıza çıktı .
Bu diş görnümü idi:

İçinde ise çavdarla melezmeden ve daha hala bilemediğimiz tohumda yapılan müdahalelerden sonra gluten oranı % 35 lere kadar çıktı.
Bu yeni buğday tohumu daha fazla verimi vardı.
Ancak mutlaka kimyasal gübreye ve zehirli ot ilaçları ile bu verimi verebiliyordu.
Yani yeni tohum sadece yapısı değişmedi ,gluten oranı artmadı ,gübreden gelen kimyasallarıda ,ot ilaçlarından gelen zehirleride taşımaya başladı.

Eskiden unlar taş değirmenlerde ruşyemi ile,kepeği ile öğütülürken bunlar terkedildi.

Un işleme teknolojileri büyük ölçekli fabrikalarda unu ruşeymsiz ,kepeksiz ve diğer yararlı olan maddelerden ayırarak sadece nişasta bazlı beyaz un olarak üretilmeye başlandı.

Bu fırıncıların talebi ile dahada geliştirildi.
Çok hızlı kabaran ,çok hızlı pişen ,çok su kaldıran bir özellik olması için yapılan istekler ile Gluten oranı arttırıldı.

Çünkü gluten proteinin en büyük özelliği yapıştırıcı bir karakterde olması idi.
Un su ile karıştırıldığında dağılmadan bütün diğer yapıların birbirine yapışmasını sağlıyordu gluten .

SİNDİRİM BOYUTU.
Sindirim de gluten nasıl bir yolculuk yapıyordu.


Ekşi maya ile yapılan fermentasyonda gluten çok kolay bir biçimde parçalanıyordu.

Bu parçalanma oranı mikro bazda oluyordu.

İnce bağırsaklarda emilim görevi gören vilüslerin kılcal damarlarından geçebilecek mikro ölçülere kadar parçalanması ile protein yararlılığı da daha çok artmış oluyordu.

ANCAK.
Yeni buğday tohumundaki gluten hem oran olarak çok fazla hemde molekül daha büyük moelküllü idi.
Piyasadaki fırıncıların istediği özelliklerde olan endüstriyel mayalar bu yapıdaki bir gluteni kısa süreli fermentasyon sürecinde tam parçalayamadılar.

Büyük mokellü olarak kalan gluten ince bağırsaklardan emilim yapılamayan boyutta olduğundan sindirilemedi.
Emilim yapılamadı.

Vilüslerin içine giremediği gibi, bu vilüslerin üzerinde de yapışkan özelliklerinden dolayı tahribata yol açmaya başladı.
Vilüslerin sinir uçlarına kadar olan bu tahribat ile ince bağırsak dokularını çok hassas bir yapıya dönüştü.
Bu hassaslık çok küçük bir gluten tozu olduğunda bile müthiş bir yanma ve ağrılara yol açan hastalığı ortaya çıkardı

ÇÖLYAK VE GLUTEN DUYARLILIĞI
Bunun adı Çölyak idi.

Diğer gıdalardan da emilim yapamama ve proteinlerden de yararlanmama sorunu ortaya çıktı.

Diğer yandan sindirilemeyen bu protein ince bağırsaklarda kimyasal olarak çürümeye başladı .
Bu çürüme ile toksik madde olan glutomorfin ortaya çıktı .
Bunun beyin üzerinde çok ciddi bir olumsuz etkilemesi oluştu.
Ekmek bağımlılığı dediğimiz glutomorfinden kaynaklı bir bağımlılık oluştu.
''Ben ekmeksiz yapamam'' ; sözlerinin altında yatan neden budur.
Diğer yandan nişasta yapısı itibariyle beyaz undan yapılan tüm ürünler hızla kan şekeri yükselten bir konumda olmaya başladı
Bu da diabetin başlangıcının kaynağı oldu.

Daha ileri boyutta yanlış beslenmeden dolayı obezite gelişti.

Beyaz undan yapılan diğer ürünler yaşamımızda o kadar çoğaldı ki diğer besin kaynaklarından kat kat daha çok bu ürünler tüketilmeye başlandı .

Sadece gluten değil ,kimyasal gübrelerden ve zehirli ot ilaçlarından geçen mikro ölçüdeki kimyasal zehirler ,unun bozulmaması için içine katılan katkı ve koruyucular ile toplumun en çok tükettiği beyaz un bir zehirli maddeye dönüştü.
Hastalık kaynağı oldu.

Gluten yeni yapısı ile zarar verecek konumda olduğundan beslenme olgularında tam hedef haline geldi.

Ama sadece Glutene odaklanmak ve diğer etkenleri görmemek ciddi bir hatadır .

BİZİM GÖRÜŞÜMÜZ.

Gluten yeni buğday tohumu ile hem büyük moleküllü hemde çok fazla oranda olması ile sindirilemeyen ,emilim yapılamayan boyuttadır.

Oysaki eski buğday tohumlarında gluten oran olarak daha az ve daha küçük moleküllü olduğundan çok kolay sindirilebilen ve çok kolay emilim yapılabilen bir boyuttadır.

1950 li yıllara kadar Çölyak hastalığı veya Gluten hassasiyeti diye bir sorun hiç bir toplumda yoktu.

Dolayısıyla obezite ve diabette başka nedenlerle çok az oranda bulunuyordu toplumlarda .

Hemde eski taş değirmen unlarında ruşeym ve kepek ile diğer bütün yararlanım yapılacak her şey vardı .

Bu nedenle glutenin bu yapısından dolayı sıfır gluten ve ekmek reddine varan öneriler yanlış ve eksiktir.

ÇAĞRIMIZ..
Yeni cüce buğday tohumlarından üretilen beyaz unlarla değil ,onbinlerce yıldan beri insan beslenmesinde temel olan eski buğday tohumların taş değirmenlerde çekilmiş antik unlarından ekşi maya fermentasyonu ile yapılmış ekmeklerin ve diğer unlu ürünlerin tüketilmesini öneriyoruz.

Bizim tahıllardaki proteinlere ,ruşeymlere,kepeklere ,liflere ve diğer fitobesinlere beslenme için ihtiyacımız vardır.

Ekşi maya fermentasyonundan gelen antimikrobiyal maddelere laktik asitlere,asedik asitlere,salisik asitlere ihtiyacımız vardır .

Binlerce yıllık ekmeğimizi reddetmek değil, eski geleneksel formuna sahip çıkmak gerekiyor.

Buğday ve gluten diyerek ekşi maya gibi onbinlerce yıldır yararlı ve etkin olan bir fermentasyonu atlamak doğru değildir.

Ekşi mayadan söz edilmemesi son derece yanlıştır .

Ekşi mayanın unutulması ve unutturulması doğru değildir.

Tahılları reddetmek değil
Akıllı tercihlerde bulunmak gerekiyor .

Sapla samanı karıştırmadan ; araştırarak ,sorgulayarak ve inceleyerek doğru bir yol ve yöntemler bulmak zorundayız.

Bilinçli ve akıllı tercihlerimiz ile kamuoyu baskısı oluşturursak taleplerimiz doğrultusunda üretimlerde gelişecektir.

Eski tohumlarına sahip çıkarak ekim yapan ,kimyasal gübre ve ot ilacı kullanmayan,unlarını taş değirmenlerde öğüten küçük üretici olan köylülerimiz ile dayanışma içinde olmalıyız .
Dr.Haydar Yılmaz - ( 26 Aralık 2018 )
DEVAMI

İDDİAMIZ ODUR Kİ.

Araştırmacı-Yazar: Haydar YILMAZ ~ Tohum Toprak Su

Eğer ülkemizde sağlıklı beslenme konusunda ciddi adımlar atılırsa
Eğer doğal ve sağlıklı gıdalar tüketilirse Eğer probiotik bakteri içeren fermente ürünler ile beslenilirse Eğer probiotik gıdaların sayısı artarsa Eğer probiotikler hayatımızda ne kadar çok yer alırsa Eğer probiotik gıda çeşitlerini ne kadar çoğaltırsak Eğer soframızda her öğün mutlaka probiotik gıda olursa Eğer çocuğumuzun beslenme çantasında ne kadar çok probiotik gıda yer alırsa Eğer probiotikleri ne kadar çok tanır ,öğrenir ve bilinçlenme sağlar isek :

ÜLKEMİZİN SAĞLIK BÜTÇESİNDE CİDDİ AZALMALAR OLUR Sağlık sektöründeki ilaç ,doktor ,hastane ve diğer masraf giderleri azalır . Bu alanlara harcanan milyarlarca para sağlıklı gıdalara harcanır . İnsanlar hastalıklardan korunur,hasta olurlar ise o kadar hızlı iyileşirler. . Tüm insanların bağışıklık sistemi güçlenir ,dirençleri artar. Yeni yetişen nesiller sağlıklı ve güçlü olur.. . Bu bir devlet politikası olacak kadar stratejiktir. . Üzerinde konsensüs sağlanacak kadar ortaktır. . Kazanacak olan sadece tüm insanlardır . Ayrımsız herkes kazanır.. . TÜRKİYE KAZANIR ..

Kaynak: peribiyotik mutfak -facebook-
DEVAMI