Bayer Türkiye çiftçisine de tazminat ödeyecek mi?

Alman ilaç ve kimya devi Bayer, tarımsal üretimde yetiştirilen ürün dışında kalan otları yok etmek için kullanılan glifosat maddesinin kansere yol açtığı gerekçesiyle Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) hakkında açılan davalarda anlaşma yoluna gitti. Bayer, davacılara 10,9 milyar dolar tazminat ödeyecek.

Geçtiğimiz yıllarda Bianet’e glifosat hakkında çok sayıda yazı yazmıştım. Aşağıdaki yazıda yeri geldikçe o yazılara köprü ile atıf yapacağım, detaylı açıklamalar için o yazılara bakılabilir.  

Glifosat tarımda kullanılan yüzlerce tarım zehrinden biri. 2015 yılında Uluslararası Kanser Araştırma Kurumu (IARC) bir rapor yayınlayarak glifosatın da içinde bulunduğu bazı tarım kimyasallarının “muhtemel kanserojen” olduğunu açıklamıştı.

Açıklama epeyce tartışma yaratmıştı. Bir sonraki yıl ise Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) glifosat hakkında bir değerlendirme raporu yayınlayarak "glifosat kalıntısı barındıran gıda ürünlerinin yüksek ihtimalle kanserojen olmadığını" ifade etmişti. Raporun IARC tarafından yapılan açıklama ile çelişki içermediği, IARC'ın glifosatın aşırı dozda alımını araştırarak bir sonuca vardığı, DSÖ'nün raporunda ise gıdalar yoluyla glifosata ne kadar maruz kaldığımız dikkate alınarak bir değerlendirme yapıldığı vurgulanmıştı.

Anlaşma yoluna gidildi ama

Ancak aradan geçen zaman zarfında ABD’de glifosat kullanan çok sayıda çiftçi ve tarım işçisi glifosat üreten Monsanto ve daha sonra Monsanto firmasını satın alan Bayer firmasına sağlıklarının zarar gördüğü iddiası ile dava açmaya başladı.

Geçtiğimiz gün medyada da yer aldığı gibi glifosat üreticisi Bayer firmasının yaklaşık 11 miyar dolar tazminat ödemeyi taahhüt etmesi üzerine açılan davalar anlaşma yoluyla şimdilik sona erdi.

ABD’de yaşananlar ülkemizde kullanılan glifosat miktarının ne olduğu, glifosat nedeniyle Türkiye’de çiftçiler ve tarım işçileri için bir sağlık zararı oluşup oluşmadığı gibi soruları akla getiriyor.

Tarım kimyasallarının büyük birçoğunluğu için geçerli olduğu gibi glifosat da en büyük zararı doğrudan uygulayan kişilere yani çiftçilere ve tarım işçilerine veriyor.

Başka ülkelerde yasaklamalar başladı 

2017 yılında Avrupa Birliği (AB) Komisyonu üye ülkelerde glifosat kullanımını 5 yıl süre ile uzatma kararı almıştı. Ancak alınan karar AB içindeki tartışmaları sonlandırmadı ve 2 Temmuz 2019 tarihinde Avusturya Parlamentosu aldığı bir kararla AB tarafından alınan karara uymayı reddederek glifosat kullanımını ciddi şekilde sınırlandıran ilk ülke oldu. Geçtiğimiz Ocak ayında ise Lüksemburg glifosat kullanımını bütünüyle yasakladı

Türkiye’de hiçbir veri yok

Ülkemizde ise glifosat kullanımı hız kesmeden, yıldan yıla artarak devam ediyor.

Türkiye’de glifosat kullanımının yol açtığı sorunlar hakkında çok az şey biliyoruz. İşin aslına bakarsanız ülkemiz genelinde ne miktarda glifosat kullanıldığını bile bilmiyoruz. Ancak bu konuda bazı tahminler yapmaya çalışmış ve 2001 yılında 305 ton olan glifosat kullanımının, 2018 yılında 27 kat artış göstererek 8 bin tona çıkmış olabileceğini belirtmiştim.

Bu önemli konu sık sık Meclis gündemine de geldi.Glifosat hakkında verilmiş çok sayıda soru önergesi var.  Genel olarak Türkiye’de pestisit kullanımının yol açtığı sorunları tespit etmek amacıyla Meclis Araştırması açılsın önerisi de var. Soru önergelerine Tarım ve Orman Bakanlığı tatminkâr ya da bilgilendirici bir yanıt vermedi.

Meclis Araştırması açılmasına yönelik öneri de sadece 10 gün önce AKP-MHP bloğunun oylarıyla reddedilmişti.

Cevap verilmesi gereken sorular 

Bayer’in ABD’deki çiftçilere ve tarım işçilerine ödediği milyarlarca dolarlık tazminat üzerinde bir kez daha gündeme gelen bu önemli konuda şu soruların artık mutlaka bir yanıt bulması gerekiyor. Soruların muhatabı Tarım ve Orman Bakanlığı ile Sağlık Bakanlığı’dır.

1) Türkiye’de genel olarak ve tek tek iller bazında glifosat kullanım miktarı nedir?

2) Gıda ürünlerinde glifosat kalıntısı olup olmadığını belirlemeye yönelik olarak hangi çalışmalar yapılıyor? Yapılan çalışmalardan elde edilen sonuçlar nelerdir?

3) Glifosat toprakta ve suda zehirli etkisini aylarca sürdürebiliyor. Glifosatın sularda kalıntısı olup olmadığını tespit etmeye yönelik olarak herhangi bir araştırma yapılıyor mu?

4) Glifosat kullanımının yoğun olduğu bölgelerde yaşayan insanların ve rutin olarak ya da sıklıkla glifosat kullanan çiftçilerin ve tarım işçilerinin glifosata ne düzeyde maruz kaldıklarını tespit etmeye yönelik çalışmalar yürütülüyor mu?

5) Tarım ve Orman Bakanlığı 2014 yılına kadar ülkemiz genelinde ne miktarda pestisit kullanıldığına dair verileri tek tek etken madde bazında ayrıntıları ile açıklıyordu. Ancak 2014 yılında sonra bu verilerin açıklanması uygulamasına son verildi. Yurttaşların bilgi edinme hakkına zarar veren bu kararın gerekçesi nedir?

Sorumlu birer yurttaş olarak bu soruların yanıtlarının peşine düşmeliyiz. Elbette ABD’deki dava sürecinin ayrıntılarını ve bu konuda özellikle de çiftçilerin, tarım işçilerinin haklarını korumak için hukuki olarak ülkemizde ne yapılabileceği meselesini de araştırmak gerekiyor.

Kaygılanmakta haklıyız ancak bu sorunların çözümü mümkündür.

Gıda üretim süreçlerine müdahil olabilir, siyasal partilere baskı yapabilir, yerel yönetimlerin bu tip konuları gündemlerine alması için çalışabilir, bu konuda çaba gösteren örgüt-inisiyatif ve oluşumlara destek verebilir; örneğin pestisitler konusunda faaliyet gösteren Zehirsiz Sofralar Sivil Toplum Ağı’nın yaptığı çalışmalara dâhil olabiliriz. (BŞ/TP)

Bülent Şık bianet.org

Gıda Mühendisi. Doktora konusu çevre dostu analiz yöntemleri geliştirilmesi üzerine. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı bünyesinde faaliyet gösteren çeşitli laboratuvarlarda çalıştı. 2009 Yılında öğretim üyesi olarak Akdeniz Üniversitesine geçti. Üniversitede Gıda Güvenliği ve Tarımsal Araştırmalar Merkezi’nin kurulumu ve faaliyete geçmesi çalışmalarını yürüttü. 2010-2015 yılları arasında aynı merkezde Teknik Müdür Yardımcılığı yaptı. Gıdalarda ve sularda katkı maddelerinin ve çeşitli toksik kimyasal maddelerin kalıntılarının belirlenmesi üzerine çalışmalar yaptı. Gastronomi ve Mutfak Sanatları Bölümünde öğretim üyeliği yaparken 22 Kasım 2016’da çıkarılan 677 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kamu görevinden çıkarıldı.Türk Toraks Derneği   2019- Çevre ve İklim Sorunları Savunuculuk Ödülü ve Türk Tabipleri Birliği (TTB) 2019- Nusret Fişek Halk Sağlığı Hizmet Ödülü sahibi.

Devamı

11.200 DAVA AÇILMIŞ DURUMDA . LÖSEMİDE YÜZDE 41 ARTIŞ....

Bayer şirketi tarafından üretilen 'Glifosat' kansere yol açıyor

ABD'de devam eden bir davada jüri Alman Bayer şirketi tarafından satın alınan Monsanto'nun ürettiği glifosatın kansere yol açtığına karar verdi.

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Kaliforniya eyaletinin San Francisco Yüksek Mahkemesi’nde devam etmekte olan davada jüri Alman kimya ve ilaç devi Bayer'in geçen sene satın aldığı ABD merkezli Monsanto tarafından üretilen glifosat içeren zirai ilacın kansere yol açtığına karar verdi.
Oybirliği ile alınan kararda jüri "Bayer firmasının yan kuruluşu Monsanto tarafından üretilen Roundup isimli glifosat içeren zirai ilacın, davacı Edwin Hardeman'da kanser oluşumunu tetikleyen önemli bir unsur olduğu" sonucuna vardı. 70 yaşındaki davacı ot öldürücü ilacı 25 yıl boyunca bahçesinde kullandı. Jürinin bu kararıyla ikinci aşamaya geçilecek olan davada biyokimya devi Monsanto'nun ilaca ilişkin riskleri bilip bilmediği ve olası tazminat miktarının ne seviyede olabileceği konusunda karar verilecek. DW'nin haberine göre karar sonrası Bayer firması yazılı açıklamasında "hayal kırıklığına uğradığını" belirtti.


Açıklamada, "Şirket, glifosatın kansere yol açmadığı yönündeki mevcut bilimsel verilere kanidir" ifadesi kullanıldı.


Şirket davanın ikinci aşamasında Hardeman'ın kansere yakalanmış olması konusunda sorumlu tutulamayacağını savunacak. Glifosat kararı emsal olabilir Benzer davalara "öncü" olacağı gerekçesiyle yakından takip edilen glifosat davası ABD'de büyük yankı uyandırdı.

11.200 DAVA AÇILMIŞ DURUMDA . LÖSEMİDE YÜZDE 41 ARTIŞ....
Kaynak: çevrimiçi
Devamı

Şişli'de Gıda Günü Paneli Düzenlendi


İstanbul Şişli Kent Kent Konseyi "Dünya Gıda Günü" paneli düzenledi.Panelde konuşmacı olarak Abdullah Aysu (Çiftçisen Konf. Genel Başkanı) ,Arca Atay (Ekoder Başkanı) , Murat Kapıkıran (Ziraat Müh. Odası İst. Yönetim Kurulu Üyesi) , Mahmut Eskiyörük ( Tire Süt Koop. Başkanı) ve  Zafer Şenyurt (Gıda Müh. Odası İst Şube Bşk. ) yer aldılar.
Devamı

KÜÇÜK ÜRETİCİ KÖYLÜLER ve KOOPERATİFLER

Neoliberal tarım programlarının henüz uygulanmadığı 2.Gıda Rejimi Döneminde yapılan kooperatif tartışmalarının, Kooperatiflerin her kesim tarafından yoğun olarak tartışılmaya ihtiyaç duyulduğu bu döneme (3. Gıda Rejimi Dönemi ) katkı sunması açısından aşağıdaki yazıyı yayınlıyoruz.
kaynak: karasaban.net


KÜÇÜK ÜRETİCİ KÖYLÜLER ve KOOPERATİFLER
28 Kasım 1977, Sayı 11, Devrimci Yol

Bu yazıda faşizmin kırsal kesimde kitle tabanı yaratma yolundaki çabaları ve buna karşı özellikle Türkiye tarımında en yaygın kategori olan küçük üreticiler içerisindeki devrimci çalışmanın bazı yönleri üzerinde durmak istiyoruz. Yani burada kırsal alandaki tüm kesimlerle, örneğin tarım proletaryası ile ilgili çalışma biçimlerini ele almıyoruz. Ancak genel yaklaşımımız içerisinde kırsal kesimdeki genel gelişme çizgilerinin ana yönlerini tanıtmak ve bu anlamda bir perspektif sunma amacımız vardır. Ayrıca konuyu geniş boyutlarıyla inceleyebilmek için emperyalizm ve oligarşinin kırsal kesimle ilgili programlarını da irdelememiz gerekmektedir.
Bilindiği gibi günümüzde Türkiye’de geniş köylü kesimlerinin işçi sınıfı ile ittifakının maddi temellerini oligarşi ile olan çelişkileri çerçevesinde ortaya koymak mümkündür. Demokratik halk devriminin sınıfsal içeriği tarım proletaryası ile yarı proleter unsurların (yoksul köylülük) yanı sıra küçük üreticilerin de halk güçleri arasında yer almasını ön görür. Burada üreticileri işledikleri toprağın ancak geçimlerine yettiği, tarım teknolojilerini geliştirme imkânına sahip olmayan, esas olarak üretimde aile emeğini kullanan, yaygın olarak tefeciye ve tüccara borçlanan bir kesim olarak tanımlayabiliriz. Bunların ürettikleri ellerinden değerinin altında fiyatlarla satın alınır ve tüm ailenin yıllık geliri çoğunlukla bir işçinin asgari ücret toplamından düşüktür. Yani bu kategori, küçük burjuvazinin giderek yoksullaşan kırsal kesimi olarak ele alınmalıdır.
Faşizmin açık azgın terör yöntemleri ile devrimci demokratik güçlere saldırıları kırsal kesimde de yoğunlaşmaktadır. Ancak bu alanda sorunun faşizme karşı verilecek mücadeleye yeni boyutlar kazandıran çok önemli diğer yanı da faşistlerin sinsi demagojik yollarla geniş halk yığınlarının ekonomik – demokratik taleplerini ilerici sloganlar kullanarak yaygınlaştırmaya çalışmalarıdır. Bu süreç içerisinde bir taraftan faşizme karşı mücadele veren devrimci unsurların tasfiyesi ve demokratik unsurların terörist yöntemlerle sindirilmesi amaçlanmakta, diğer taraftan da mevcut yapıyı zorlayan bu güçlerin etkinliklerinin her düzeyde azaltılmasına bağlı olarak, demagojik yollarla kırsal kesimde köklü örgütlenme çalışmaları hayata geçirilmek istenmektedir.
Geniş köylü kesimlerinin egemen sınıflara karşı yükselen mücadeleye katılmalarının önüne geçmek amacıyla, faşist güçler tekelci sermaye, toprak ağaları ve tefeci tüccarların bekçiliklerini yapmaktadırlar. Bu paralelde hedeflenen; emperyalizme bağlı mevcut sömürü mekanizmasının sürekliliğinin sağlanması, baskı, terör, demagoji, yalan ve yutturmacalarla yoksul küçük köylü kesimlerinin mevcut yapıyı koruyucu bağzı etmenlerden de faydalanılarak nötralize edilmesi veya taraftar kazanılması, böylelikle halk güçlerinin zayıflatılmasıdır. Ancak bu yapıyı tüm boyutlarıyla kavrayabilmek için emperyalizmin 2.dünya savaşı sonrasındaki stratejisini, içsel olgu haline gelmesini ve pazar ilişkilerinin yaygınlaştırılmasını incelemek gerekir.
EMPERYALİZMİN YÖNLENDİRİCİ PROGRAMI
Türkiye’nin değişik özellikler gösteren tüm kırsal bölgelerinde, emperyalizmin yönlendirici programı şu iki ana noktada toplanmaktadır.
1.Oligarşi içerisindeki dengenin, emperyalizmin genel politikasına uygun olarak işbirlikçi yerli tekelci sermayenin lehine döndürülmesi için kapitalist üretim ilişkilerinin prekapitalist ilişkilere her alanda geriletmesi.( Ülkede dışa bağımlı kapitalist üretim ilişkileri hakimdir. Diğer ilişkiler buna tabi halde varlıklarını sürdürmektedirler. Sermayenin yeniden üretimi süreci bunların zaman içerisinde tamamen kaldırılması yolunda işler. Ancak tekelci sermayenin yukarıdan aşağıya gelişmesi sonunda doğan güçsüzlüğünün getirdiği zorunlu ittifak, bunların varlıklarına ve geleneksel etkinliklerine sürdürmelerinin temel nedenidir.)
2.Sınıf mücadelesinin eriştiği düzey ve mevcut kuvvetler dengesine göre geçici ve kontrollü taviz ya da reformlarla devrimci potansiyelin nötralize edilmesi.
Ancak ekonomik ve toplumsal çıkmazların belli bir düzeye ulaştığı anlarda, devrimci potansiyelin yok edilebilmesinde taviz ve reformlar etkisiz kalacağından demagoji, yalan ve sahte göstermelik uygulamaların yanı sıra özellikle baskı ve terörün ağırlığı artacaktır. Açık zor uygulamasının yanı sıra, mevcut yapıdan kaynaklanan yoksul köylü talepleri ya demagojik vaatlerle (çoğu kez sosyalist sloganlar kullanılarak) bizzat faşist milisler tarafından karşılanmak istenir, ya da başta proletarya olmak üzere diğer halk kesimleri darboğazların nedeniymiş gibi gösterilerek tüm emekçi halk kesimlerinin ittifakı yok edilmek istenir.
Kırsal kesimdeki çelişkilerin ele alınması ve bunlardan doğacak eylemlerin yönlendirilmesinde ise, üzerinde durulması gereken çok önemli bir nokta, mevcut yapının denetim mekanizmalarıdır. Bu denetim mekanizmalarının bazı halkalarının bilinçli faşist kadrolar tarafından oluşturulması yolundaki girişimler önemli bir anlam taşımaktadır. Bu Türkiye gibi emperyalizmin yeni sömürgesi olan ülkelerde faşizmin yukarıdan aşağıya doğru örgütlenmesinin ve bu yolla kitle tabanı yaratma siyasetinin yansımasıdır.
KIRSAL KESİMDEKİ KONTROL MEKANİZMALARI
Ülkemizdeki sömürü mekanizması içerisinde köylünün ihtiyacı olan üretim girdileri ve tüketim malları tekel fiyatı ile satılırken, tarım ürünleri yine tekelin saptadığı fiyatlardan alınmaktadır. Oligarşinin içerisinde yer alan büyük toprak sahiplerinin sistemin işleyişindeki güçleri ve tekelci burjuvazi ile olan ekonomik ilişkilerine bağlı olarak tarım ürünleri alış fiyatlarını (taban fiyatlarını) etkilemeleri ve bunun yanı sıra nisbi rantın kendi lehlerinde artması; değer aktarımının yoksul köylü aleyhine artmasını getirmektedir. Burada toplumsal yapının süreklilik kazanması ve bir üst noktada kendisini yeniden üretmesi için oluşturulan kontrol ağının en önemli unsurlarını incelememiz gerekir.
Burada ilk ele alınacak olan büyük tarım kapitalistleri toprak ağaları ve tefeci tüccarların, sistemin yönlendirici programı doğrultusunda üretim ve pazarlama aşamalarında (oligarşi içerisinde yer almalarından bağımsız düşünülmeyecek) hegemonyalarından doğan kontrolleridir. Bu tapusuz arazilerin işlenmesinde ve tarım proletaryası ile yoksul köylülerin kendilerine yönelik devrimci direnişlerinde, devlet güçlerinin yanı sıra faşist çeteleri kaynak yönünden beslemeleri açısından da önem taşımaktadır. Ayrıca, sistemin devamında yasaların egemen güçlerin lehine işleyişinde ve devrimci köylü direnişlerinin kırılmasında rol oynayan mahalli yönetim kadrolarının idari kontrolü her adımda varlığını göstermektedir. Bu toplumsal ve özellikle politik kontrol, gerektiği anda ( ezilen Kürt ulusunun muhalefetinin bastırılması da dahi olmak üzere ) sistem adına kesin müdahalede bulunan silahlı güçlerin militarist kontrolü ile desteklenir.
Ancak, egemen sınıfların kırsal kesimdeki kontrol mekanizmaları çok sayıda ve karmaşıktır. Bunların içerisinde, daha çok, demokratik köylü hareketlerinde gelişimi pasifize etmek amacıyla büyük toprak işletmeleri ile yoksul küçük köylü menfaatlerinin aynı olduğu görüşünü hakim kılmak için kurulan, büyük çiftçilerin denetimi altındaki Ziraat Odaları, Çiftçi Dernekleri gibi kuruluşların etkisinden söz etmek gerekir. Bu kuruluşlar görünüşte uzlaştırıcı bir fonksiyon yürütürler.
Diğer önemli kontrol mekanizması da bizzat nisbi rantın büyük toprak sahipleri lehine artması açısından üretim girdileri sağlayan Türkiye Zirai Donatım Kurumu, Yem Sanayi, Toprak-Su, Devlet Su İşleri gibi devlet kuruluşları ile ilaç, traktör, tarım makinaları vb. üreten tekelci sermaye tarafından sağlanır. Bu dolaylı kontrol mekanizması içerisinde, zirai ipotekli kredi dağıtımını içeren Ziraat Bankası ve Tarım Kredi Kooperatifleri ile üretim sonrası ilişkileri içeren Süt Endüstrisi Kurumu, Et Balık Kurumu, Şeker Şirketi, Sümerbank, Toprak Mahsülleri Ofisi, Çaykur, Tarım Satış Kooperatifleri (Tariş, Çukobirlik, Antbirlik, Fisko Birlik, Güney Doğu Tarım Satış Kooperatifleri…) gibi kuruluşlar da dahildir. Bunların içerisinde Tarım Satış Kooperatiflerinin Özel konumları gereği oynadıkları rol diğerlerine göre ayrıcalık göstermektedir. Bunun nedeni ise bu kuruluşlarda üslenen faşist unsurların faşizmin kırsal kesim programının politik örgütleri ile iç içe duruma gelmelerindendir. Bu dolaylı kontrol mekanizmaları, siyasi iktidarın ilgili bakanlıklar kanalıyla uyguladığı dolaysız kontrol mekanizmalarını bütünler.
Ancak bütün bu mekanizmalar geri bıraktırılmış ülkelerde köylülüğün devrimci potansiyelini bilen (halk savaşları pratiğinden) emperyalizm tarafından yeterli değildir. Günümüzde, uluslararası tekelci sermayenin örgütü olan Dünya Bankası kredi yolu ile kırsal kesime de girmiştir. Bu proje kredileri en başta emperyalizmin genel stratejisi olan pazar genişletilmesine ve pazar ilişkilerinin yayılmasına hizmet eden bir dış mali kontrol unsuru olmaktadır. Bunun ötesinde emperyalizmin Türkiye’nin kırsal kesiminde bizzat CIA yoluyla yürüttüğü ve kırsal kesimde devrimci potansiyelin yükselmesini önlemeyi amaçlayan bir gizli kontrol mekanizması da vardır. Bu mekanizmanın görünürdeki aracı şimdilerde Çukurova ve Güneydoğu Anadolu’da faaliyetlerini yoğunlaştırmış bulunan Türkiye Kalkınma Vakfı’dır.
Ve tüm bunların yanında faşist milislerin (Ülkü Ocakları, vb. derneklerin)siyasi iktidarın desteğinde çoğu kez zora dayanan politik etkinlikleri destek bir kontrol olarak geliştirmektedir.
Başlangıçta da belirttiğimiz gibi, yukarıda ele aldığımız başlıca kontrol ağlarının tümü sistemin genel denetiminin birbirinden soyutlanamayacak parçalarıdır.
FAŞİSTLERİN KIRSAL KESİMDEKİ DEMAGOJİSİ VE EKONOMİK ARAÇLARI
Faşistler kırsal kesime gerek açıkça, gerekse de çeşitli kurumlardaki personelleri ile yerleşmeye devam etmektedirler. Bu kadroları vasıtası ile siyasal iktidarın kırsal kesime yönelik karar ve uygulamalarına karşı çıkar gibi görünerek ve egemen sınıfların desteğinde olma özelliğini gizleyerek kitle tabanı oluşturma girişimlerinde bulunmaktadırlar. Bu çabalarında kırsal kesimdeki küçük mülk sahiplerinin dağınıklığı ve örgütsüzlüklerinden azami derecede yararlanmaktadırlar.
Toprak mülkiyetinin parçalanmasına karşı oldukları halde toprak reformunu savunmakta, benimsedikleri taban fiyatlarına karşı çıkmakta ve tarımsal üretimin ıslahını nisbi rantın büyük üretici lehine arttırma arzusunu gizleyerek küçük üreticiye bir lütufmuş gibi göstermeye çalışmaktadırlar. Demagojisini yoksul köylü ve küçük üreticiler ile mevcut yapı arasındaki çelişkilerin üzerine inşa eden faşizm, tam anlamıyla ekonomik platformda Tarım Satış Kooperatifleri (ancak, örneğin tütün gibi bazı ürünlerde bu Gümrük ve Tekel Bakanlığı alım ofislerindeki faşist kadrolar olabilmekte) ile yoksul köylünün karşısına çıkmaktadır. Bireysel köylü çıkarlarının düğüm noktası haline gelen destekleme alımlarını da bünyesinde toplayan bu kuruluşların kompozisyonu ve sistemin doğrultusundaki uygulamaları göz önüne alındığında, yoksul köylü taleplerine devrimciler tarafından mevcut sistemin dışında demokratik alternatifler ile sahip çıkılmadığı taktirde, bu mücadele alanında faşizmin etkinliğinin artacağı açıktır. Bu ise devrimcilerin kırsal kesimde her mevzide verecekleri mücadeleyi büyük ölçüde zorlaştıracaktır.
NE YAPMALI ?
Kırsal kesimde faşizme karşı verilecek mücadele emperyalizme ve oligarşiye karşı verilecek genel mücadeleden soyutlanamaz. Kaldı ki ekonomik-demokratik köylü taleplerinin doğru ideolojik süzgeçten politik platforma geçirilmemesi halinde sonuca ulaşamayan bir takım eylemler kendi içinde yok olacaktır. Faşizme karşı mücadelede şehirlerde olsun, kırlarda olsun, anti-faşist halk yığınlarının birliği ve proletarya partisinin yaratılması süreci iç içedir. Ancak merkezi bir siyasetin yönetiminde geniş bir örgütlenme ile faşizme karşı kapsamlı bir mücadele verilebilir.
Öte yandan emperyalizm ve tekelci burjuvazi de kırsal kesimde feodal yapının parçalanıp pazar ilişkilerinin alabildiğine gelişmesi için küçük üreticiliğe yönelik (toprak ve tarım reformu)tedbirler önermektedir. CHP’nin en fazla sahip çıktığı bu programa ülkemizdeki revizyonist çizgilerden bazıları ancak reformun iyi uygulanıp uygulanmaması açısından yaklaşmaktadırlar. Oysa yapılacak olan bu doğrultudaki taleplerle aynı paralele düşmeden köylülüğün ekonomik-demokratik taleplerini devrimci bir formülasyon ile hayata geçirmektir. Bu mücadelenin siyasi mücadeleye tabi bir şekilde geliştirilmesi ve ufkunun mevcut düzen içerisinde elde edilebilecek bazı küçük tavizler ile sınırlandırılmaması revizyonist ve devrimci çizgi arasındaki üzerinde hassasiyetle durulması ve titizlikle dikkat edilmesi gereken farklılıktır.
Sosyalizmin sözüm ona bayraktarlığını yapan kitleden soyut bazı aklı evveller ise devrimci mücadeleyi kış uykusuna yatırıp geçerliliği ancak sosyalist bir düzende tartışabilecek modeller üzerinde vakit geçirmektedirler Acil görev ise anti-faşist mücadelenin yükseltilmesi ve mevcut yapının zorlanmasıdır, yoksa sosyalist modeller çıkarmak değil. Ancak mevcut yapının zorlanmasının yedeğinde devrimci talepler program şeklinde geniş kitlelere götürebilir. Bu noktada en önemli sorun faşist baskı ve demagojilere karşı somut bir alternatif olarak çıkmanın kaçınılmaz olduğunun kavranılmasıdır. Bunun sağlanması için de merkezi bir siyasete bağlı mahalli sürekli kadroların yetişmesi ve bunların yönlendiriciliğinde yoksul küçük köylünün ekonomik içeriği olan örgütlerde bir araya getirilmesi zorunludur.
KIRSAL ÖRGÜTLENME VE KÖY KALKINMA KOOPERATİFLERİ
Kırsal kesimde örgütlenen ekonomik muhtevası olmayan mahalli derneklerin üstlendikleri mücadelede uğranılan başarısızlıklar, geniş yoksul köylü kitlesini bu derneklerden yabancılaştırmakta ve yeni arayışlar içine sokmaktadır. Küçük üretici köylülerin, bu bağlam içerisinde, kendi denetimlerindeki ekonomik örgütlenmelerinin oluşturulması olanaklıdır.
Yoksul köylülüğün egemen sınıflarla olan çelişkileri 1.toprak mülkiyeti, 2.üretim girdileri ve krediler, 3.tüketim malları, 4. toprak ıslahı, 5. dağıtım(depolama ve ulaşım) ,6. pazarlama alanlarında yoğunlaşmaktadır.
Toprak mülkiyetindeki büyük farklılıklar yanı sıra hazine topraklarının da büyük toprak sahiplerince gasp edilmesi yoksul köylünün toprağa olan özlemini daha da üst düzeye çıkarmıştır. Zirai kredi mekanizmasının ipotek karşılığı olması kredi sisteminin devamlı büyük toprak sahipleri lehine işlenmesine ve yoksul köylünün tefecinin acımasız ellerine terk edilmesine yol açmıştır. Üretim girdileri büyük işletmelerce kolaylıkla sağlanırken Toprak-Su, Devlet Su İşleri çalışmalarını büyük toprak sahiplerinin geniş arazilerine sınırlandırırken, nisbi rant devamlı bunlar lehine yükselmekte, yoksul küçük köylüler tümüyle geçinemez hale gelmektedirler. Dağıtım ve pazarlamada da oligarşinin kontrol ağı devamlı toprak egemenlerinin lehine işlemektedir. (Ancak büyük toprak sahiplerinin nisbi rantı devamlı artarken taban fiyatları genel olarak tekelci kesim lehine işlemektedir.)
Toprak mülkiyetinde, üretim ve pazarlama büyük toprak sahiplerinde her bir üst aşamada gelir artışı; yoksul köylüler için de her bir üst aşamada gelir azalışı söz konusudur. Yani büyük toprak sahibinin birim araziden daha fazla ürün aldığı ve bunu daha ucuza mal ettiği, ayrıca depolama ve ulaşım imkanları dolayısıyla ürünü daha yüksek bir fiyat ile satabildikleri görülmektedir. (Bu konuda Tarım Satış Kooperatiflerinin önemini ve kontrol mekanizmasını hatırlayalım.) Bu mevcut yapıyı zorlamak için yoksul küçük köylülerin devrimcilerin öncülüğünde kooperatiflerde örgütlenmeleri gerekir. Tarım Satış ve Tarım Kredi Kooperatiflerindeki devletle iç içe olma olgusunun Köy Kalkınma Kooperatiflerinde olmaması bu konuda büyük bir avantaj sağlamaktadır. Yani mevcut Köy-Kalkınma Kooperatiflerinin denetimlerinin genellikle büyük toprak sahipleri ve tefeci tüccarın elinde olmasına rağmen bunların göreceli bağımsız yapıları ve demokratik olma özellikleri buralarda çalışmayı olanaklı hale getirmektedir.
Burada yapılacak ekonomik-demokratik mücadele sistemin özüne ve kontrol mekanizmalarının tümüne karşı kırsal kesimde verilecek mücadeleyi, kırsal kesimde devrimcilerin öncülüğündeki örgütlenmeyi önemli ölçüde etkileyecektir. Burada dikkatle ele alınması gereken sorun ekonomik demokratik mücadelenin siyasi mücadeleye tabi bir halde ele alınmasındaki ve geliştirilmesindeki hassasiyetin korunmasıdır. Ekonomik-demokratik mücadeleye saplanıp bunun her adımda devrim mücadelesine tabi bir halde geliştirilmesinin unutulmamasıdır. Mücadele alanını ekonomist bir anlayışla reformlar ile daraltmamaktır.
Mevcut uygulamada ise, sistem göstermelik kooperatiflerle kırsal kesimde objektif şartların oluşturduğu devrimci potansiyeli nötralize etmek yolunda gitmektedir. Bu yolda ilk basamak olarak oligarşinin güdümündeki köy ileri gelenleri kullanılmakta, ilgili bakanlıkların izin ve uygulama sistemi içerisinde bu şahıslarla ön temaslar yapılmakta ve kooperatif bunların denetiminde kurdurularak iç denetim başlangıçta uygulanmak istenmektedir. Burada kırsal kesimdeki egemen sınıfların ekonomik çıkar alanlarına tecavüz etmeyecek projelere dayalı uyduruk bir kooperatif sistemi oluşturulmuştur. Türkiye’deki uygulamaya kooperatif mülkiyet ve gerçek kooperatif ilişkilerinin belirlediği gerçek kooperatif anlayış açısından bakıldığında gerçek kooperatifçiliğin henüz yerleşmediği saptanır. İstenilen geçici de olsa, oligarşinin özellikle politik açıdan rahat nefes almasının sağlanmasıdır. Ortak ile kooperatif arasındaki ilişkiler yüzeysel kriterlere dayandırıldığı gibi ürünle kooperatif (köy kalkınma kooperatifi) arasındaki ilişki devamlı kesik tutulmaktadır. Toprağın işlenmesi, verimin arttırılması, pazarlama şartlarının köylü adına eşit koşullarda yapılması devamlı olarak göz ardı edilmektedir. Ancak bazı demokrat unsurların öncülüğünde geliştirilen çok az sayıdaki kırsal kooperatifler bu setleri zorlamaktalar ve kısmi de olsa bazı başarılar elde etmektedirler.
Ayrıca sistem özellikle gıda maddelerinin üretimine geçen bazı Köy Kalkınma kooperatifleri ile kır ve kentlerdeki emekçi kesimlere yönelik tüketim kooperatifleri arasında bir koordinasyon olmamasını istemektedir. Bu konu uzun dönemli bir perspektif içerisinde ele alındığında kırsal ve kentsel alanlardaki halk kesimleri arasındaki dayanışmanın arttırılması ve devrimci örgütlenmeye katkıda bulunacak bir unsurdur. Diğer bir nokta da üretim, pazarlama ve kredi gibi konuların ayrı kurumlarda ele alınmasıdır. Bu konuların tek bir çatı altında toplanması için verilecek mücadele bu ayrımlardan doğan çelişkilerin kaldırılması için ilk adım olarak ele alınmalıdır.
Köy-Koop’un köylü direniş ve eylemlerinde kendi ağırlığı altında ezilmesi gerçek çatının inşa edilmemesinden doğmaktadır. Ancak imaj da olsa Köy-Koop’un küçük üreticinin çatısını oluşturması, kırsal kesimdeki ilerici demokratik yoksul kitleyi kendisine çekmekte, fakat taleplerin toplumsal platformda karşılanmaması bu kitleyi kararsızlığa itmektedir. Açıktır ki bu kararsızlık karşısında faşist demagojiyi bulmaktadır.
Geniş bir kırsal kesim örgütlenmesine girişen faşizmin çeşitli konulardaki merkez kooperatif birliklerini tek bir çatı altında toplamak için hazırlıklarını sürdürdüğü şu anlarda kooperatiflerde, özellikle imaj da olsa ilerici bir niteliği olan Köy-Koop’ta demokratikleşme sürecine katılmak anti faşist mücadelenin geniş eylem platformundaki nitel ve nicel ağırlığını yaygınlaştırmada belirli bir rol oynayacaktır.
Bunun için anti-faşist, anti-oligarşik mücadele platformunda oluşacak mahalli devrimci köy önderlerinin egemen güçlerin yedeğindeki kişilerin yerini alması, yönlendirici devrimci kadroların desteğinde kurulu kooperatiflerin yönetimini ele geçirerek küçük yoksul köylü kitlesini yeni baştan örgütlenmeleri ve kırsal kesimde yadsınamayacak bir etkinliğe kavuşabilecek. TÖB-DER ve Halkevi gibi kuruluşların bu süreçte aktif destek olmaları, görev almaları ve devrimci siyasetin denetimi ile mümkün olacaktır.
Devrimci siyasete bağlı olarak kooperatiflerin teorik sorunları ile, uygulamada, özellikle üretim girdileri temini, pazarlama ve toprak edinme konularındaki ekonomik -demokratik mücadele de destek güç görevini üstlenecek kadroların oluşturulması, sürekli mali kadroların üretim ve yönetimde eyleme geçirilmesi ile kooperatiflerdeki devrimci çalışmanın ilk adımları atılacaktır.
Mevcut yapıyı zorlayıcı eylemlerin içeriği de buna bağımlı olarak hazine topraklarının topraksız köylüler tarafından işgal edilerek kooperatif mülkiyeti altında üretime geçirilmesi, kooperatiflerin il ve bölge birlikleri emrinde makina parkı ve üretim girdileri stoklarının oluşturulması, halk yığınları adına tüketim malları dağıtım ağının kurulması ve ipotekli kredi mekanizması yerine yoksul köylülüğün inisiyatifindeki kredi sisteminin belirlenmesi vb. taleplerle yapılacak ekonomik-demokratik mücadele ile birlikte demokratik içerikli tarım programının ayrıntılarına kavuşturulması zorunluluğu atılacak ilk adımın arkasından gelecek sorunlardır. Kazanılacak somut başarılar yoksul küçük köylü kitlesinin kendi ekonomik örgütü içerisinde kenetlenmesini sağlayacak ve devrimci inisiyatifin gücü oranında, politik platformda faşizme karşı topyekün mücadelede aktif olarak yer almasına katkıda bulunacaktır.
Ancak unutulmamalıdır ki bu süreçte kooperatifler asla devrim mücadelesinde kırsal alandaki temel örgütlenme biçimi olarak ele alınamaz. Kooperatifler ancak devrimci çalışmaya destek olacak yan örgütler olma niteliği ile bir önem taşırlar. Bu da ancak bu kooperatiflerde sömürücü sınıfların etkinliklerinin kırılabildiği oranda mümkün olur. Yoksa mevcut yapılarıyla kooperatifler düzene hizmet eden kurumlar olma özelliklerini sürdürürler.
FAŞİZME KARŞI MÜCADELEYİ KIRSAL ALANDA DA YÜKSELTELİM
FAŞİZMİN DEMAGOJİSİNİ TEŞHİR EDELİM, FAŞİSTLERİN OYUNLARINI BOZALIM
KIRSAL KESİMDE ÖRGÜTLENMEYİ SAĞLAYALIM

Kaynak:
https://www.karasaban.net/kucuk-uretici-koyluler-ve-kooperatifler/
Devamı

BUĞDAY VE EKMEK ÜZERİNE YAPILAN TARTIŞMALARA FARKLI AÇIDAN BAKMAK .

Yazar: Haydar Yılmaz

''Büyük resmi görmek gerekiyor ..''

1945-1950 arasında ABD Rockfeller vakfı Prof. Norman 'a sipariş verdiği ve adına CÜCE BUĞDAY denilen , ama üzerinde şimdiye kadar hiç akademik araştırma yapılmayan, (aleyhte araştırma yapılması engellenen ) bir buğday tohumu hakkında bir tek kelime etmemek acaba neden ?
Prof. Norman Meksikada , Hindistanda , Pakistanda yıllarca ne yaptı ?
Şimdi ne yapılıyor milyonlarca dönüm tarım plantasyonları olarak düzenlenen Tüm Kuzey ve Güney Amerikan kıtasında , şimdi Afrikada kıtasında, Uzak doğu Asyada ?..
Buğday tohumu ne yapıldı da başağı dolgunlaştı 10-20 kat ?
Ne yapıldı da boyu kısaldı , sapı kalınlaştı ?
Ne yapıldı da başak dolgunlaştı ?
Bu doğal seleksiyon mu ?
Yoksa ileri derecede laboratuarda yapılan ıslah çalışması mı ?
Normal mi yapılan müdahaleler.?
Var mı bunu açıklayan ?

Sadece buğday değil tabi , Soyada, Pirinçte diğer tahıl ve bakliyat ürünlerinde küresel boyutta büyük oyunlar oynanırken bakış açısını darlaştırmamak gerekirken acaba neden tek konu üzerinde odaklanılıyor ?
.
CÜCE BUĞDAY denilen özel patentli tohumlar ; kimyasal gübreler ile zehirli ot , böcek ilaçlarını gerektiren ve verimliliği ancak böyle sağlanan bir buğday çeşidi iken , bütün bu tohumları kullanan ülkelerdeki topraklar; gübrelerdeki kimyasallar ve ot / böcek ilaçları olan pestisitler ile zehirlenirken bunlardan söz edilmemesi acaba nedendir ?
.
Japonyada kısa saplı eski buğdaylarda vardır.
Binlerce yıldır Japonyanın yüksek yamaçlarında yetişmektedir. Sorun kısalık uzunluk tartışmasıda değildir.
Sorun tohum yapısına ıslah adına laboratuarda ileri derecede yapılan müdahalelerdir.Tohum yapısını , proteinlerini deforme edecek derecede yapılan girişimlerdir konuşulması gereken .
.
Daha çok, daha büyük oranda verimlilik için , daha çok kimyasal gerekliliğini zorunlu kılan ve ortaya çıkarılan yeni patentli tohumlardır .
.
Rockfeller vakfı boşuna mı uğraştı yıllarca ?
Adına Yeşil Devrim dediği tüm dünyaya yayılan girişimler sadece açlık sona ersin diye yapılan iyi niyetli girişimlermi idi ?
Milyonlarca dolar harcanan cüce buğday projesi insanlığı kurtarmak için mi geliştirildi ?
Prof. Norman'a Nobel Barış ödülü verildiğinde dünyada aç insanları bu tohum ile doyurmak iddialı söylemleri, bugün hala milyonlarca aç insandan konuşuluyor ise ne oldu son 75 yılda bu dünya topraklarında ?
.
Dünyanın bütün çoğunluğunda topraklar zehirlenmiş iken , toprakta yararlı mikroorganizmalar yok edilmiş, soykırıma uğratılmış iken, kanser başta olmak üzere bir çok hastalıklar bu topraktaki zehirlerden yayılmış iken, konuyu kromozon sayısı üzerinde darlaştırmak ve tartıştırmak çok büyük eksikliktir, hedef şaşırtmaktır .
Kromozon sayısını tartışmak isteyenler , kromozon sayısının sayıldığı analiz raporları ile konuşmalı !.
Başka cümleler ile değil.
.
TOHUM ,TOPRAK, GÜBRE , İLAÇ gibi fasit çember içinde derin ve detaylı araştırma ve tartışma gerekirken GDO lu mu ? GDO lu değilmi ? gibi çok sığ bir tartışmanın iki karşıt taraflar gibi sunulmasını doğru bulmuyorum ve şiddetle eleştiriyorum.
.
Sorun , Genetik yapı, Kromozon, Gluten gibi palyatif konular üzerinden yürütülmek isteniyor .
Israrla kimyasal gübre, zehirli ilaçlar ve diğer mikroorganizmalar hakkında hiç konuşmamak ve görüş bildirmemek başka bir kuşkuları güçlendiriyor ..
.
Toprak konuşulması gereken en önemli konudur .
Toprağa ne olduğunu konuşmak gerekiyor ?

Diğer önemli konu ''UN'' elde edebilmek için yapılan modern işleme teknolojilerinin yapıya verdiği zararlar konuşulmalıdır !..
Kepeği ve ruşeymi alınmış , yüksek sıcaklık ve yüksek basınç şartları arttırılarak üretilmiş un bembeyaz bir nişasta, rafine şeker konumundadır.
Bu ne savunulabilir ne de göz ardı edilebilir .
Ayrıca UN piyasaya ürün olarak sunulduğunda rafta uzun süre kalması için katılan katkı ve koruyucu maddelerde ortaya konulmalıdır.

.
MİKROBİOLOJİ VE GENETİK biliminin araştırma yapması gereken daha çok önemli konular var .
.
Anadoludaki eski buğday tohumlarını savunmak ile dünyadaki bütün tartışmalı buğday tohumlarını savunmak ve bunları aynı kefeye koymak sanırım akıl karıştırıcı ve arka planda Rockfeller vakfını ve yaptıklarını aklamaktır.
Biz Prof.Normanı eleştirirken cevap olarak dünyadaki tüm buğdayları aynı kefeye koyarak savunmak, hele kepeği,ruşeymi yok olmuş , katkı ve koruyucu içeren bembeyaz unlardan yapılmış,fırıncı mayaları ile kabartılmış ekmekleri savunmak kadar yanlış bir şey olamaz.
.
Hemen taraflar oluşmuş ve ringte yerini almışlar
Bizede tribünden buyrun seyredin deniliyor.

Asıl sorun C.Karatay'a ve Ü.Aktaş' a meydan okumanın çok ötesinde ve çok uzağında derin konulardır.
C. Karatay ve Ü.Aktaş ekmek yemeyin diyerek yaptıkları söylemler ile zaten medyatik fırsatlarını değerlendirenlerdir, o kadar.
Tartışmalarda değer verilecek ve karşı görüş kabul edilebilecek kriterleri yoktur .
.
Hele hiç konu edilmeyen sağlıklı ekmek yapımı için fermentasyon ve ekşi maya konuları bizim için en önemli konulardır .
Bu konuların yok sayılması ile sağlıklı ekmek tartışmasınında , tohum ve un tartışmalarının da yapılamayacağını düşünüyoruz.
.
Buğday GDO lu değildir denilince sorunlar bitiyor mu , bitecek mi ?
Kromozon sayısı azdır , çoktur tartışması asıl konulardan uzaklaşmadır
Konunun uzmanları çok iyi bilir ki bazı eski buğday tohumlarında da çok kromozonlu olanlar vardır .
Gluten oranları ise çok iyi biliniyor ki eski buğdaylarda % 5-15 arasında iken cüce buğday gibi tohumlarda ise Gluten oranı % 35 leri aşmıştır.
Bir protein olan Glutenin molekül yapısı daha önce küçük iken , günümüzde büyük moleküllü glutenden dolayı sindirim sorunları yaşanmaktadır .Gluten duyarlılığı ve çölyak olguları bu cüce buğday ile ortaya çıkmıştır .
Bunu reddetmekle çözüm üretilemez.
Ekmek yemeyin diyerek çözüm üretilemediği gibi ..
Buğday tohumu üzerinde kamplaşma oluşturarak , ya beyaz ya siyah ikilemi ile bir tartışmaktan sonuç alınamaz .
Sadece polemikler derinleşir .

Buğday Tohumu üzerinde Rockfeller vakfının yaptıkları, Buğday ve diğer tahıl ürünleri üzerinde adına GDO çalışmaları denilmeyen ama yapılan laboratuar ortamında ileri derecede yapılan ıslah çalışmaları , tohum yapısı üzerinde oynanan mutasyonlar, deformasyonlar , kimyasal gübreler, pestisitler aklanmış mı olacak ?
İnsanlık tarihinin kapkara olan son 70 yılını aklamak değil, daha çok araştırmak gerekiyor ..

.
BİZ BÜYÜK RESME ,TÜM DETAYLARI İLE BAKMAK İSTİYORUZ.

Devamı